1) 2025 İTİBARİYLE SİYASAL VE İKTİSADİ BAĞLAMDA KAPİTALİZMİN ÇERÇEVESİ, NEOLİBERAL KAPİTALİZM, KÜRESEL ÇAPTA DEVLET AYGITI VE EMPERYALİZM
A) Kapitalizmin Genel Mahiyeti
Kapitalizm, en geniş tanımları bir kenara bırakılırsa özü itibariyle insanlığı aşan her türlü canlı ve doğa formu için bir vahşet sistemidir. Klasik yorumlar ve tanımlardan bugüne kadar gelişen seyirde kapitalizmin sistematik işleyişinin insan ve insan yaşamının çerçeveleriyle sınırlı kalmadığı açığa çıkmıştır. Bu bağlamda ilk ifade edilmesi gereken gerçek, kapitalizmin çok katmanlı şekilde insan, doğa, cinsiyet, emek, cinsel özgürlük alanlarını içeren bir sistematik vahşet biçimi olduğudur.
İktisadi bağlamda ele aldığımızda ise kapitalizmin tanımındaki başat unsurlar, çoklu sistematik vahşetinin özünü anlamak için hala elverişlidir. Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan; üretimin ve değişimin kâr amacıyla ve meta üretimi biçiminde örgütlendiği; odağını artı-değer gaspında bulan bir sistemdir. Üretim ilişkisinin dayandığı çelişme ilişkisi, ücretli emek ve sermaye arasındaki ilişkiye dayanmaktadır.
Nihai olarak ortaya konulduğu üzere el konulan artı – değerin sermaye olarak yeniden yatırıma dönmesi, sermaye merkezileşmesi, yoğunlaşması ve birikiminin bir sonucu vardır: Sermaye birikimi ve üretici güçleri gelişim seyrinin kaçınılmaz olarak üretim ilişkileriyle yaşayacağı çelişki ve kapitalizmin doğacak krizleri.
Marx’ta ifadesini bulduğu üzere “Kapitalist üretim tarzının olduğu toplumlardaki zenginlik, devasa bir mal (meta) yığını olarak görünür; bunun basit şekli veya birimi maldır. Bu noktada bir tarif yapılabilecekse bir toplumun büyük çoğunluğunun yahut önemli bir kapsama alanına sahip kesiminin yaşamını sürdürmek adına kâr amacıyla üretilen mal ve hizmete ihtiyaç duyduğu toplumda kapitalist üretim ilişkileri hâkim hale gelmiştir. Nihai olarak da bizim ortadan kaldırmak istediğimiz siyasal ve iktisadi sistem, en temel ifadesiyle bir avuç bezirganın elinde toplanmaya devam eden sermaye birikimi rejiminin yerine insanlık ve tüm doğa – yaşam için yeniden örgütlenmesi gereken bir sınıfsız – sömürüsüz düzenin inşasıdır.
B) Genel Olarak Neoliberal Kapitalizm
1970’lerin ortalarından itibaren – özellikle 1973 petrol krizi sonrası- ortaya çıkan genel göstergeler doğrultusunda neoliberal kapitalizm döneminin hegemonyasının inşası başlamıştır. Bilgi ve İletişim Teknolojileri Devrimi olarak da tarif edilen Üçüncü Sanayi Devrimi sonrasında üretim ve iletişim içerisinde bilgi teknolojilerinin rolünün yükselişi, reel sosyalizmin çöküşü ve 1989’da SSCB’yle yaşanan küresel çatışma halinin son bulmasıyla kapitalizmin nüfus edemeyeceği bir coğrafya kalmadığının kabulü neoliberalizmin varlığına önemli zeminler teşkil etmiştir.
Bretton Woods sistemi içinde ABD merkezli birikim rejimine göre düzenlenen sistemin 45’ten 73’e giderken serbest ticaretin kurumsal garantisini getirmeye amaçlaması, GATT[1] ile birlikte sistemsel dönüşümü de tartışır hale getirdi. Nitekim DTÖ GATT’ın neoliberal evrimi olarak çokuluslu şirket çıkarlarının serbest dolaşımı ve yasal güvencesini temin etmekle günümüze uzanan bir küreselleşme dalgasında önemli rol oynamıştır.
Bunların yanı sıra devletlerin ve bağlı kurumların ya da yerel yönetimlerin yatırım faaliyetlerindeki hareket kabiliyetlerinin sınırlanması; finans piyasasının kapitalizmde yönlendirici unsur halini alması, global yatırım adı verilen yatırımın artması; bir bütün olarak uluslararası mal ve hizmet dağıtım ağının ileri bir noktaya bağlanması neoliberal kapitalizmin yerleşmesi yanı sıra küreselleşme karakterinin de altını dolduran unsurlarıdır. Özellikle İngiltere’de Margaret Thatcher (Thatcherizm) ve ABD’de Ronald Reagan (Reaganomics) başlayan yeni bir iktisat politikasıyla yaygınlık kazanmıştır.
Neoliberal kapitalist iktisadi düzenin çeşitli temel özellikleri günün analizinin yapılabilmesi adına yeniden hatırlanmalıdır. Neoliberal kapitalizmin 1980’ler itibariyle hegemonik hale gelmesinde:
- Kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi suretiyle devletin rolünün sınırlanması – bununla bağlantılı olarak kamusal hak ve hizmetlerin özelleştirilmesi – deregülasyon ve refah devleti denilen olgunun sosyal devletle bağlantılı olarak zayıflaması önemli bir yer tutmaktadır.
- Bunun yanı sıra finansal piyasaların küreselleşmesiyle birlikte sermaye hareketlerinin daha da serbestleşmesi; spekülatif sermaye hareketlerinin de artışına vesile olmuştur.
- Emek ve işgücü piyasasında “esnekleşme” olarak tarif edilen güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması; bağlantılı olarak insanca yaşam olanaklarının insan onuruna aykırı olacak şekilde ortadan kalkmaya başlaması,
- Kültürel dönüşüm kodları itibariyle tüketim odaklı yaşamın kültürel hegemonya inşasında üstlendiği toplumsal dönüştürücü rol, bireycilik eksenli kültürel dönüşümün küreselleşme bağlamında hızlı sirkülasyonu,
Önemli roller üstlenmiştir.
Neoliberalizm iktisat politikası olarak temel düzeyde şu unsurlara dayanmıştır:
- Devlet harcamalarının azaltılması ve devletin kamusal rolünün özelleştirme eksenli olarak budanması,
- Bu zihniyetle bağlantılı olarak KİT’lerin özelleştirilmesi yönteminin benimsenmesi,
- Devletin üstlendiği sosyal güvenlik hizmetlerinin yerine özel şirket ve kurumların devreye sokulması suretiyle devletin sosyal gider maliyetlerinin azaltılması,
- Devletin yönlendirici yatırım ve düzenleme görevlerini uluslararası finans piyasasına devretmesi ya da entegrasyonunda uluslararası finans piyasası aktörlerine ciddi alanlar açacak düzenlemelere yönelmesi,
- Tüm bunlarla bağlantılı olarak işgücü piyasası ilişkilerinin ve temelde işgücü ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi.
Bu temel çerçevenin inşası, siyasal – kültürel ve politik hegemonya mücadeleleriyle diyalektik bir ilişki içerisinde ilerleyerek 2025 itibariyle çok daha kapsamlı müdahalelere ulaşmış; aynı bağlamda derinleşmiş krizlerin varlık koşulları – bununla bağıntılı karşıt direnç koşullarını – bilfiil yaratmaya başlamıştır. Bu bağlamda tarihsel gelişim seyrinde neoliberal kapitalizmin ulaştığı günümüz noktasındaki uğraklara dikkat çekmek gerekmektedir.
C) Neoliberal Kapitalizmin Tarihsel Seyri ve 2025’te Mevcut Koşulların Değerlendirilmesi
20.yüzyılın son çeyreği itibariyle hegemonik bir biçim halini aldığını söyleyebileceğimiz neoliberal kapitalizm, 21.yüzyıla damga vuracak şekilde özelleştirme dalgası, deregülasyon, finans kapitalin küreselleşme eğilimleriyle birlikte finansallaşma ve sosyal devlet ilkesinin tahrip edilmesi gibi temel ilkelerle şekillenerek sermaye birikimini küresel düzeyde güçlendirdi. Ancak ekonomik, siyasal, sosyal, ekolojik ve cinsiyet odaklı krizlere engel olamayan neoliberal kapitalizmin ağır krizi devam ederken yeni bir alternatif odağın inşası henüz mümkün olmamıştır.
1970’ler: Fordist Üretim Modeli, Fordist Modelin Krizi ve Neoliberal Atağın Zemini
Özellikle 2.Paylaşım Savaşı sonrası dönemde kapitalist üretim ilişkilerinin temel seyrinde Fordist üretim[2] ve “refah devleti” modeliyle dengelenmiş politikaların varlığı söz konusuydu.
Fordist üretim, genel olarak standart hale getirilmiş üretim üzerinden tarif edilmekteydi. Kitle üretimi ve tüketimi ekseniyle kurulmuş olan bu üretim modelinde üretimin standartlaştırılması yanı sıra kitlesel üretim örgütlenmekteydi. Kitlesel üretimin yanı sıra model olarak kitlesel tüketimi teşvik edecek yöntemler izlenmekte olup; sosyal devlet olgusu üzerinden denge kurmak amacını gütmekteydi.
Fordist üretimde verimlilik artışının sağlandığı durumlar haricinde kitlesel üretim modelinin büyümesiyle birlikte pazar doyumuna yol açılarak kar oranlarının gerilemesi durumu söz konusu olmuştur. Marksist literatürde KODEY[3] (Kar oranlarının düşme eğilimi yasası) ilkesine uyumlu olarak verimlilik artışı gerçekleşmesine rağmen kar oranlarında gerileme olduğu gözlemlenmiştir.
Bunun yanı sıra 1973 ve 1979 Petrol Krizleri’nin[4] etkileriyle de Fordist modelin krizleri yakıcı bir biçimde tahlil edilir hale geldi. Bu durumla birlikte Batı’daki sermaye birikiminin yavaşladığı bir ölçekte dünya bağlamında da eşitsiz gelişme daha da derinleşmeye yönelmiştir. Tüm bunlar yanında artan petrol fiyatlarıyla birlikte üretim maliyetlerinin artırılması neticesinde Batı’da kar oranlarının düşüşü oldukça hızlanmıştır.[5] Bu vesileyle kapitalist üretim ilişkilerinde yaşanan içsel yapısal kriz eğilimi, hâkim bir olgu olarak tekrar karşımıza çıkmıştır.
Aşırı üretim, Fordist modelin içsel sınırını çizdiği oranda 1970’lerde gerçekleşen krizin de dinamiklerini işaret etmektedir.
Kapitalist üretim, metayı temelde kar elde etmek amacıyla üretir.[6] Kapitalizmde bir mal, ancak kazanç sağlayabilecek ve birikim yaratabilecek şekilde kullanıldığı takdirde sermaye haline gelir. Kazanç olgusunun kapitalist açıklanışıysa onun yatırıma yönelik olmasından ileri gelmektedir. Aşırı üretim ise Marksist ekonomi politik içerisinde bir krizin tarifi olarak Fordist krizin izahat başlıklarından birisidir.
Kapitalist üretimin kâr amacıyla ürettiği metalar yanında emekçilerin satın alma gücünün sınırlı oluşu; yeterli talebin oluşmamasıyla birlikte krizin somut koşullarına vücut verir. Özellikle başlangıçta dengeleme maksadıyla izlenen sosyal devlet politikalarıyla üretilen malların alıcılarının yaratılarak krizin ertelenmeye çalışılması – haliyle – nihai bir çözüm olmadı. Kapitalistlerin iktisadi “doğasından” kaynaklanmakta olan kar baskısı nedeniyle ücretlerin artışı yavaşladı; sosyal devlet niteliğine temas eden harcamaların hızının düşüşüyle satın alma gücü – üretim artışı parametresi aynı oranda büyümedi. Yani piyasalar, artan üretimi tüketebilecek özneleri aynı oranda yaratabilme kabiliyetinden yoksundu.
İşçi sınıfının dönem olarak gelişen hareketlerinin de sermayenin öngördüğü “istikrar” ortamının ortadan kaybolarak kriz döneminin kapılarını araladığı bir atmosfer yarattığı görülmektedir.
Bu krizin gelişim seyri, Marksist literatürün kapitalist üretim biçimlerindeki çelişkileri izah eden genel sistematiğini yeniden doğrulamıştır. Kapitalizm, üretim araçlarının sürekli gelişimiyle üretimi arttırmakla birlikte artı – değerin gasp edilmesinin öznesi olan işçilerin ürettiklerini satın alamadığı şeklinde basitçe ifade edilebilecek emek – sermaye çelişkileri, piyasa krizlerini bu yasa çerçevesinde yaratmaktadır.
Tüm bu toplam tablonun ifade etmeye çalıştığı husus, Fordist iktisadi birikim modelinin içsel sınırlarının yarattığı kriz ve emek – sermaye çelişkisinin, kapitalizmin yeni arayışlara açılmasının gerekçelerine tekabül etmesidir. Bu bağlamda sermaye, yeni birikim stratejilerine yönelmek noktasında zorunlu bir eğilim sergilemeliydi. Aşırı üretim ve yukarıda izah edilen unsurlar, Fordist üretim biçiminin sıkışmışlığına karşı küresel iş bölümü ve düşük ücretli esnek emek politikalarıyla başlayıp neoliberal kapitalizmin karakteristik gelişim seyrini izleyen bir dönüşüm süreci bu çerçevede bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır.
1980’li Yıllar ve Neoliberal Kapitalizmin Kurumsallaşması – Hegemonik İnşası
Genel Olarak Neoliberal Kapitalizm başlığı altında Neoliberalizmin gelişim seyrinin temel sebepleri üzerinde durmuştuk. Bu bölüm göz önünde bulundurularak 1980’li yıllarda Neoliberal Kapitalist hegemonik durumun gelişiminde belirleyici unsurların Fordist üretimin krizinden doğru gelişerek aşağıdaki nedenlere dayandığı izah edilebilir:
- Emek Gücünde Dönüşüm: Fordizm’de görülen kitlesel üretim – tüketim amaçlı ve standart hale getirilmiş üretim anlayışının yerine esnek, kısa vadeli ve güvencesiz işler ikame edilmeye başlanmıştır. Bu noktada “prekarya” tartışmalarının da günümüze uzanan seyirde görünür olmasının temellerinin yattığı ifade edilebilir.
- Bu yöntemlerle emek gücü maliyetlerinde düşüş yaratmakla birlikte işçi sınıfının parçalanması, nihayetinde sermayenin kar oranlarını muhafaza etme / kurtarma yöntemlerinden birisi olarak vuku buldu.
- Finansallaşma: Fordist iktisadi anlayışta karların, sanayi üretimine yeniden yatırılması yaygın bir olgu iken sermaye birikimi “reel sektör” olgusuna dayanıyordu. Neoliberalizmde ise ortaya etkili bir oyun kurucu ve dönüştürücü olarak finansal araçların varlığı girdi. Karların finansal piyasalar düzleminde değerlendirilmesine olanak veren araçlar (hisse senetleri, tahviller, türev – kaldıraç ürünleri vb.) devreye girdi.
- Yeniden Bölüşüm Olarak Finansallaşmaya Yönelme – Hayalet Sermaye: Özellikle finansal araçlara yönelim, Marksizm’de “hayali sermaye” [7]kavramına gidilmesi önem arz etmektedir. 1980 sonrası neoliberal dönemde finans sektörünün genişlemesi, sermayenin üretim araçları yanı sıra finansal araçlara yönelimiyle birlikte reel üretimdeki artık değerin finans araçları üzerinden yeniden bölüşüm ilkelerini tarif etti. Yani artı – değerin paylaşılması noktasında kapitalizmin krizini yeniden ele almak bağlamında bir “çıkış yolu” olarak görüldü. Harvey’in tabiriyle sermayenin birikim krizlerinin finansal araçlar kullanılmak suretiyleötelenmesidir. Yani finansallaşma atağıyla birlikte hayali sermayenin yükselişinden söz edilebilecek olup bu durum artı değer gaspının dönem içerisindeki yeni biçimleridir.
- Küreselleşme dalgası ve finansal serbestleşmeyle birlikte finans kuruluşlarının uluslararası etkinliği yükseldi. Bu yükseliş küresel finans piyasalarının belirleyici etkisini yükselttiği gibi sermayenin dolaşım serbestliği, hayali sermaye alanlarının neoliberal kapitalizmdeki belirleyicilik eksenin gelişimine zemin hazırladı.
- Devletin Rolünün Re-Organizasyonu Olarak Sosyal Devlet – Piyasa Devlet Geçişi: Yukarıda izah olunduğu üzere Fordist üretimdeki “refah devleti” dengeleme unsurlarının, yeni düzenin kaçınılmaz açmazları karşısında dönüşmek zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Kemer sıkma politikaları insanlığın üzerine çökmeye başlamış; özelleştirmelerin temel bir özne olarak varlığı sermaye açısından daha kullanışlı olmak üzere ortaya çıkmıştır. Neoliberal kapitalizmde devletin müdahil olduğu alanda yer alan altyapı, sanayi, hizmet gibi sektörlerin özelleştirmelere tabi tutulduğu görülmektedir. [8] Dolayısıyla devletin rolünün re-organize edildiği ve yeni sermaye birikim rejimine uygun bir formata sokulduğu görülmektedir.
- Özelleştirmeler: Devlet ile sermaye ilişkisinin yeniden inşasında kamu örgütlenmesi ekonomi örgütlenmesinden büyük oranda geri çekilmiş; özelleştirmelerin hızlanması ve devletin iktisadi alanın düzenlenmesinden uzaklaşmasıyla Fordizm’den farklı olarak devletin oynadığı rol yeni bir boyut kazanmıştır. Devletlerin ve yerel yönetimlerin görev kapsamında yer alan işler, özelleştirme suretiyle sermayeye yöneltilmiştir. Dolayısıyla bu alanlardaki iş ve işlemler önceden kar elde etme amacıyla gerçekleştirilmezken bugün kamu mülkünün ve hizmetinin sermayeye devriyle birlikte artı – değer elde etme alanlarını genişleterek kar olanaklarını sermaye için büyütmeyi hedef aldı.
- Kamu varlıklarının sermayeye aktarımı anlamıyla kamu işletmeleri, altyapı, enerji, sağlık, eğitim gibi alanlar özel sektöre satıldı. Sermaye için yeni birikim kaynakları yaratan bu düzlemler, endüstriyel sermaye için de yeni kar fırsatları aranmasına vesile oldu. Devletin re-organizayon neticesinde buradaki rolü piyasa mekanizmalarının önünü açmakla kalmayıp işlevini sağlayabilmesini tek yönlü olarak garanti altına alan bir özne olarak konumlanmasını sağladı.
- Sınıfa ve Örgütlülüklerine Yönelik Saldırılar: Güçlü sendikal hareketler, örgütlü işçi sınıfı ve en nihayetinde emekçi sınıfın hareket kabiliyeti kolektif pazarlık gücünün önemli bir ölçütüdür. Neoliberal dönüşümün ilk hedeflerinden birisi de kaçınılmaz olarak bu kolektif mücadele gücü olmuştur. Nitekim bu müdahaleler, kapitalizmin neoliberal bağlamda yeniden yapılanması sürecinde sınıf mücadelelerin rolünü kendi izleyeceği hattın önüne bir engel teşkil etmeyecek biçimde dönüştürmesi ihtiyacından ileri gelmektedir.
- Özellikle sendikaların gücünün tasfiyesi, esnek çalışma, güvencesizlik ve taşeronlaştırmayla gelişen bu yaklaşım, emekçi sınıfların örgütlü gücünü zayıflatmak suretiyle kar oranlarını arttırmayı hedef aldığını gösterir. Bu bağlamda örgütlü emek hareketinin hedef alınmasındaki maksat, neoliberal dönüşümün emek gaspındaki vahşi yönünün daha net bir şekilde güvence altına alınmasıdır.
Bu bağlamda devletin rolü ve fonksiyonu bağlamında iki yönlü bir faaliyetten söz edilmesi mümkündür. Bu faaliyetlerden ilki piyasa kurallarının emekçi ve ezilenlere dayatılmasını temin eden bir siyasal aygıt olarak kendisini kurgulamasını getirdi. İkinci yön itibariyle kapitalizmin dönüşümünün alt yapısal ve üst yapısal (hukuk, kültür, güvenlik, din vb.) gerekliliklerini sağlamak üzere kendisine biçtiği misyonu aygıtlarıyla birlikte uygulamaya koyuldu.
İlgili hegemonyanın inşa edilmesinde kapitalist sınıf, içsel çelişkilerinin kaçınılmaz krizlerini – yani çelişkilerini – tamamen ortadan kaldıramayacağı için toplumsal ilişkilerin iktisadi ve siyasi ilişkilerle birlikte yeniden yapılandırılması olarak neoliberal kapitalizmin inşasına koyuldu.
Özellikle 1980’lerden günümüze neoliberal hegemonyanın salt iktisadi ve siyasi boyutu değil kültürel, sosyal hegemonik inşasının da devletin ideolojik aygıtları bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir. “TINA” [9] sloganından 2008 krizine, toplumsal isyan hareketlerinden 2025’e gelindiğinde ise insanın, doğanın ve yaşamın tek alternatifinin bu olmadığı ortaya çıktı. Nitekim emek gücünün güvencesizleşmesi, küresel eşitliklerin derinleşmesi, yeni işçileşme biçimleri ve sermaye birikimi koşutunda geniş bir proleterleşme dalgasının yükselmesi, finans kapitalin tahakkümünün yol açtığı iktisadi, siyasal, sosyal krizlerin sonuçları yeni çelişkiler yarattı.
Bu yeni çelişkilerin, yaşama dair yeni bir umut vermediği 2025 dünyasında anlaşılmakta olup çelişkilerin yarattığı zinciri kırmanın yolunun da devrimci bir atılımın günümüz dünyasındaki özgün koşullara uygun şekilde inşa edilmesinden geçtiği açıktır.
1980’lerden Günümüze Gelirken: Neoliberal Kapitalizmin Uğrakları, Krizleri ve Mevcut Hali
Neoliberal kapitalizm, Fordist – Keynesyenci modelin yarattığı krizlere karşı kapitalistlerin, yeni bir birikim stratejisine yönelme eğilimini gösterdi. Ancak neoliberal kapitalizm bir krizi çözme başlığı olamayacağı gibi yeni birikim rejimi ve küresel etkileri itibariyle yeni krizler üreten bir düzen olarak kendisini var etmeye başladı.
Emek maaliyetlerinin düşürülmesi suretiyle mutlak ve göreli artı – değer gaspının daha da canlı hale getirilmesi hedeflendi. Bunun yanında üretimin düşük ücretli ülkelere kaydırılmasına yönelik girişimler ve küreselleşmeyle birlikte artı – değer transferinin geldiği nokta emek gücünün daha geniş kapsamla proleterleşmesine vesile oldu. [10] Bu durum yalnızca sermaye hareketleri değil, haliyle emek gücünün hareketi düşünüldüğü takdirde başta insan göçü ve kent hakkı bağlamında da önemli dönüşümlere kapı araladı.
1980’den 2008 krizine gelen süreçte neoliberalizmin içsel çelişkilerinin sınırlarına dayanması, devrimci olanak ve yöntemler içinde izlenmesi gereken bir uğraklar bütününü işaret etti. Bu bağlamda yaşanan çeşitli krizler, günün daha ağır kriz ve çelişkilerinin adeta habercisi olarak kendisini var etti. Özellikle dünya ülkelerinin ulusal ekonomilerinin finansallaşmış küresel sermayeyle entegrasyonu, kriz dinamiklerini dışsal etkiler yanında içsel bir sistem krizi halinde de göstermiştir.
Bu noktada önemli bir uğrak olarak Washington Konsensüsü’nün sürecin seyrine etkileri değerlendirilmelidir. Washington Konsensüsü IMF, Dünya Bankası ve ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından ortaya koyularak sistem olarak dayatılan neoliberal kapitalist ekonomi politikalarını işaret etmektedir. Latin Amerika ülkelerine dayatılan bu neoliberal politika paketleri, temel olarak birden çok ilke barındırsa bile faiz oranlarının serbestleştirilmesi, rekabetçi döviz kuru, doğrudan yabancı yatırım teşviki, deregülasyon, özelleştirme, özel mülkiyet hakkının korunması açısından getirilen tedbirler, kamu harcamalarının yönetimi noktasında neoliberal dönüştürücü öneriler sunuyordu. Buradaki amaç, “gelişmekte olan ülke” kategorisinin küresel serbest piyasaya entegrasyonunu – finansallaşma ve küreselleşme dalgasına uygun olarak – sağlamaya içkindi.
Bu durumun yol açtığı krizlerin önemli örneklerden birisi 1994 Meksika Peso Krizi (başka bir adlandırmayla Tequila Krizi) verilebilecektir. Meksika’da neoliberal kapitalizmin yapısal uyum programlarının yol açtığı sermaye hareketlerini serbestleşmesi, aslında daha büyük bir sistem krizinin fitilini ateşledi. Yaşanan kriz sonrası dayatılan kurtarma paketiyse neoliberalizmin mantığının veçhesi olarak daha sıkı neoliberal hamleler dayatmak şeklinde vuku buldu. Özellikle döviz giriş çıkışlarının serbestisi konusunun, ani sermaye çıkışlarına cevaz vermesi; her şeyden önce bağımlılık ilişkilerinin dikey entegrasyonuyla birlikte devletin ekonomik kontrol rolünün silikleşmesi, neoliberalizmin kriziyle birlikte teslimiyeti de dayatan bir unsur oldu. Genel itibariyle işleyişin içsel krizlerini anlamak için önemli bir tarihsel uğrak olarak yerini almış durumdadır.
Meksika krizinden çıkarılacak önemli sonuçlar, 90’lardan 2008’e yönelen içsel sınırların dinamiklerinin anlaşılması açısından önemlidir. Nitekim neoliberal kapitalizmin dayattığı unsurlardan birisinin, bağımsız kalkınma politikalarından spekülatif sermaye hareketlerinin ihtiyaçlarına göre şekillenen bir anlayışın hâkim olduğu görülmüştür. Aynı zamanda spekülatif sermaye hareketlerinin gerçek değer ilişkileriyle karşıtlık içerisine girdiği kriz anları, çöküş konusunda fikir verici mahiyettedir. Nitekim arkadan gelen “kurtarma paketi” ise daha fazla özelleştirme ve reel ücretlerin düşüşü, işsizlik, yoksulluk gibi unsurları beraberinde getirdi.
“Dot Com Balonu”[11], 1997-98 Asya Mali Krizi[12] , 1998 Rusya ekonomik krizi gibi örneklerle neoliberal kapitalizmin yarattığı krizlerin örneklemleri çoğaltılabilecektir. Ancak burada dikkat çekilmek istenen yegâne unsur, küreselleşme ve neoliberal dalganın nihai olarak belirli dönemlerde Batı için getirilerinin, dönemsel bir mekânsal aktarım tartışmasını aşacak şekilde çözüm reçetesi getiremeyeceği; yapısal krizleri erteleme noktasında mutlak olanın ertelenmesi anlamı güdeceğidir. [13]
Yani 1990’lardan 2008’e doğru akan zamandaki krizler, neoliberalizmin yol kazaları değil, yapısal olarak bizzat gerçekliğidir. Aynı zamanda gelmekte ve gelişmekte olan 2008 sürecinin de provası olarak görülebilecektir. 1990’ların krizlerinin temelinde, sermayenin kendini genişletme zorunluluğunun gerçek üretim kapasitesi ve zemininde gerçekleşememesinin önemli bir etkisi olduğu görülmektedir.
2000 – 2008 Arası Dönem
11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin gerçekleştirdiği işgal hareketiyle neoliberalizmin karakteri ve krizleri bağlamında başka bir dönemin kapısı aralandı. Nitekim küresel enerji kaynaklarının ve enerji politikalarının savaş eksenli olarak ele alındığı bir dönem olarak askeri güç kullanımının önemi arttı. Özellikle petrol piyasalarında etki sahibi olmaya dönük olduğu değerlendirilebilecek bu hamle, aynı zamanda Lenin’in emperyalizm olgusuyla da uyumlu olarak sermaye ihracı ve kaynakların kontrolü bağlamında askeri bir yayılmayı da işaret ediyordu. Bu durum, günümüzde Ortadoğu’da ve haliyle Türkiye’de inşa edilmek istenen siyasi-iktisadi-kültürel ve sosyal anlayışın da önemli etki alanlarından birisi olarak dünyaya geldi.
Tüm bunlar yanında özellikle 2002 2007 arasındaki konut piyasasının durumu, 2008 ve sonrasına geçilecek süreç için çok önemli bir noktada durmaktadır. ABD’de 2000’li yıllardan itibaren genellikle düşük gelirlilere verilmekte olan mortgage kredilerinin artması ancak kredilerin ödenememesi sebebiyle finansal sistem için olağanüstü bir kriz yarattı. 1997-2006 arası ABD’deki konut fiyatlarının artışına paralel olarak verilen mortgage kredilerinin yüksek riskli hale gelmeye devam etmesiyle birlikte kredi sahiplerinin ödeme için yeterli gücü bulunmamaktaydı.
Kredilerin Mortgage-Backet Securities (MBS) olarak yatırımcılara satılmasıyla birlikte içlerinde yer alan kredilerin yatırım yapılabilir kağıtlar olarak sunulması; aynı zamanda küresel finans sistemi içerisinde de dolaşıma girmesi, nihai olarak küresel finans sisteminde neoliberalizmin sistemsel krizini yarattı.
Sonuç olarak 2008 Konut Kriziyle birlikte finans alanın deregülasyonu, borçla büyüme modelinin işlemesi ve sermayenin emek örgütlü güce saldırarak güvencesizleşmeyi temele alarak özgürleşmesi krizin önemli etkenleri olarak ortaya çıkmıştır. Büyümenin üretimden borca; değerlemelerinse “hayali sermayeye” nihayetinde de tüketimin ücretli emekten kredi olgusuna dayanmasıyla birlikte neoliberalizmin çürümesi kendisini göstermişti.
Bu “sahte” büyüme modelinin içsel sınırlarına ulaşmasıyla birlikte küreselleşmiş finansal sistemlerin küreselleşme olgusuna paralel olarak içten çöküşü başladı. Spekülatif temele dayalı ve reel değerden uzaklaşmış bir anlayış neoliberal kapitalizmin kendi iç çelişkilerinin ürünü olan bir kriz ile karşı karşıya geldi.
Ayrıca 2008 yılının ortaya koyduğu bir başka hususu, neoliberal kapitalizmde devlete biçilen rolün de tamamen sahte olduğunu göstermiştir. Nitekim 2008 – 2025 başlığında devlet aygıtının rolü[14] incelenirken detayları izah olunacağı üzere devletin rolünün tam aksine küçülmekten ziyade başka bir formatla yeniden kuvvetlendirildiği bir düzen eğilimi gelişti. 2008 krizinde ABD, AB devletleri ve Birleşik Krallık’ta trilyon dolarla varan kurtarma paketleriyle finans sektörünün kurtarılması; kamu kaynaklarının büyük şirketlerin kurtarılması adına peşkeş çekilmesi nihai olarak devlet organının neoliberal kapitalizmde piyasayı değil sermaye odaklarını koruduğunugösterdi.
Son olarak 2008’de vuku bulan nihai kriz olgusu, bir boyutuyla da ideolojik bir yeni çatışmanın zeminine tekabül etti. Piyasa – devlet denkleminde ortaya sunulan neoliberal tezlerin çöküşü, neoliberalizmin meşruiyet krizini de tetikleyen en önemli olgulardan birisi oldu. Nitekim 2008 yılından itibaren genişleyen proleterleşme dalgası – buna eşlik eden proleterleşme biçimleri – yanı sıra kitle hareketleri ve sola yönelimler; nitekim devletin yeniden organizasyonu ve siyasal konumlanışı itibariyle faşist terör dalgasının dünya çapında yükseliş eğilimleri hegemonik meşruiyetin parçalanma ihtimali taşıdığını daha da net şekilde gözler önünde serdi.
Dolayısıyla 2008 kriziyle birlikte neoliberalizmin çöktüğü varsayımları gerçek olmadı ancak neoliberalizmin bir çözüm üretememek suretiyle de sistemsel restorasyon, savaşlar, neo-faşizm ve sol düşmanlığı üzerinden kendisini sürdürmeye çalıştığı bir dönemin kapısı aralandı. Nitekim Marx’ta ifadesini bulduğu üzere her üretim tarzı, kendi içinde büyüdüğü oranda çelişkilerini de büyütmektedir. 2008 krizi de neoliberal sermaye birikim rejiminin kendi çelişkilerinin üretim ilişkilerini krize sürükleyecek kadar büyümesi ve bunun büyük oranda reel üretim anlayışından spekülatif finans alanına kayışıyla karakterize olmuştur.
Sonuç olarak 2008 kriziyle birlikte karakterize olan şey, neoliberalizmin zaferinin değil içsel sınırlarının ve duvarlarının görünür hale gelmesi olmuştur.
2008’den 2025’e Neoliberalizm
2008 krizi sonrası neoliberal kapitalizmin geldiği evre çok çeşitli isimlendirmelerle anıldı. Zombi neoliberalizmden post-neoliberal restorasyona kadar çokça adlandırmaya matuf olan bu süreç, biz komünistler için bir gerçeği yeniden hatırlatmaktadır. Kapitalistlerin siyasal, iktisadi ve sosyal restorasyon gücü hafife alınmayacak düzeyde gelişmiştir. Onu parçalamak için gereken siyasal, iktisadi örgütlü çaba da o düzeyde gelişmek durumundadır.
Öz itibariyle ifade edilmesi gerekirse neoliberalizm, 2008 sonrası dönemde meşruiyetini yitirmiş bir sistem olarak kendisini farklı biçimlerde dayatmaktadır. Rızadan kayarak belirli alanlarda faşizme meyletmeye varana değin kendisini dayatan bir birikim rejimi olarak üstyapısal kurumları başta olmak üzere kendisini örgütleyen bir yapısal faaliyet halini almıştır.
Öncelikle bu meşruiyet yitimiyle bağlantılı olarak devlet aygıtı, piyasadan çekilmek bir yana dursun doğrudan müdahale aktörü halini aldı. Aynı zamanda bu müdahaleler yalnızca içsel anlamda kalmayıp emperyalist müdahaleler, açık ve gizli işgaller, saldırı ve savaşlarla birlikte küresel anlamda da bir ağırlık merkezi olarak kendisini var etti. Özellikle 2008 – 2010 arası dönem devlet müdahalesinin sermaye lehine kriz yönetimini üstlendiği önemli bir uğrak olmuştur.
2008-2010 arası dönem, devletin rolüyle birlikte kriz yönetimi ve emperyalist strateji – saldırganlık ve çatışmaların iç içe geçtiği kompleks bir yapı dönemidir. Bailout paketleriyle birlikte devasa kamu kaynaklarının içerisinden geçilen kriz döneminin atlatılması bağlamında tekelleri kurtarmak için kullanılması, sermaye transferinin ezilenlere değil krizin sorumlularına yapıldığını gösterdi. Yani devlet, kapitalistlerin kolektif yeniden üretim organı olarak işletildi. Sermayenin krizini toplumsallaştıran bu hamleler, devlet aygınının kapitalistlerin genel çıkarlarını korumaya ve yönetmeye yönlendiği tespitinin muazzam bir açığa vurumuydu. Devletler, neoliberal genel iddianın aksine “sınıfının” hizmetindeydi. Yine dönemsel olarak FED’in likidite enjeksiyonu, krizi ertelemeye yönelik ancak onu derinleştiren bir adım olarak finans kapitalin iç çelişkilerini çözmek bir yana dursun devlet aygının ortasına oturduğu bir müdahale düzlemiyle yaşamını var edebildiğini göstermektedir. Kamulaştırmaya açılan “savaş” ise sistemin sermaye lehine yapılandırmak konusundaki fütursuzluğu kuvvetlendirdi. Yani krizler, mülksüzleştirme ve sermaye lehine birikim stratejilerini yeniden merkezileştirme için birer fırsat olarak görüldü.
Yani devletsiz piyasa iddiasının bir hülya olarak sunanlar, devletin müdahaleciliğini faaliyet ortasına getirir duruma düştü. Bu durum, günümüzde faşizme meyleden ya da faşist kurumsallaşmaya işaret eden dönüşümlerin de gelişimine dair ciddi fikirler vermektedir.
2011-15 Hegemonya Krizi ve Toplumsal Hareketler: Neoliberalizmin yaşadığı iktisadi çelişmelerin meşruiyet kriziyle bağlantılı noktalarında birçok toplumsal mücadele ve isyan hareketi yaygınlaştı. Neoliberal devlet aygıtının, iddiasıyla çelişik şekilde meşruiyetini yitirdiği bu dönemde “otoriter” eğilimlerden faşizme meyline varana dek dönüşümü; meşruiyet yitimiyle birlikte meşruiyet krizine karşı yükselen toplumsal isyan hareketlerini de tetikledi. Bu meşruiyet krizinin getirdiği devlet refleksleri sonucu geliştirilen siyasal, toplumsal, sosyal ve kültürel hamleler eşitsizlik, sınıfsal uçurumun yükselmesi, “demokrasi” kurumlarının budanması ve geleceksizlik/güvencesizlik olgularını insanlığa dayattı.
Geniş proleterleşme dalgasının yanı sıra servet uçurumunun artışı, en temel haklara erişim başta olmak üzere her şeyi sermayenin hizmetine/tekeline sundu. Bu bağlamda insanın insan olmaktan kaynaklı olduğu var sayılan kamusal hizmetlere erişim ve kamusal bir canlı olarak var olma hakkı, neoliberalizmin dönüşen kimliği içerisinde tasfiye edilmek ve kaybedilmek istendi.
Dolayısıyla yükselen ve faşist terör uygulamalarına evrilen düzenlerde bağımsızlık, demokrasi ve haklar mücadelesi radikal bir devrimci kopuş dalgasıyla iç içe geçme imkanlarını da kendi içerisinde biriktirmeye başladı. Bu bağlamda ilgili iddia, karşı hegemonik güç olarak kapitalist düzenin aktörlerini ve devletleri, faşist terör dalgasını daha etkin kullanmayı mecbur kılan bir düzleme ittiği gibi sermayenin çıkarlarını tahkim etmenin yegâne yollarından birisi olarak da seçenekler düzlemi daraldı. Güvenlik odaklı devlet aygıtlarının, ileride bahsedilecek dijitalleşme atılımlarıyla birleştirdiği yeni politikaları; faşist terörün uygulama alanlarında yeni imkanları devletler aracılığıyla sermayenin hizmetine sundu. Dolayısıyla mücadelenin örgütü, yol, yöntem ve usulleri de yenilenme ihtiyacının içerisinde kendisini bulmaktadır.
2016-2019 Arası Yükselen Sağcı Faşist[15] Dalga ve Pratikler[16]: Neoliberal kapitalizmin krizine verilen bir siyasal, sınıfsal, kültürel ve ideolojik yanıt olan faşist dalga, kimi çevrelerce liberal olmayan demokrasi olarak yumuşatılmak istenen sağ popülizmle tarif edilmek istense de ortada faşizmin uygulamalarını terör yöntemleriyle birleştirmiş neo-faşist uygulamaların icrası söz konusu olmuştur. ABD’de Donald Trump’ın ilk dönemi, Brezilya’da Bolsonaro, Macaristan’da V. Orban, İngiltere’de Brexit ile gelişen tartışma süreçleri, AB’deki yükselen sağ dalga ve Batı’nın ötesindeki faşist terör ve emperyalist çekişmelerin yol açtığı bölgesel kriz ve çatışmalar başka meseleleri de tartışmanın zorunluluğunu ortaya koymuştur.
Yeni bir sentez olarak neoliberal iktisadi politikaların faşist terörle harmanlanarak yeni bir evreye gelmesi; hegemonya mücadelesi alanında göçmen karşıtlığı, milliyetçilik, sansür ve dijital gözetim-denetim ağlarını karakteristik bir boyuta büründürdü. Devletler, tarihsel rolünü ileri taşıyarak sınıfsal krizin baskıcı yönetiminin açık uygulayıcısı haline dönüştü. Reel ücretlerin düşüşü, borçla yaşamın hayatın genel standartı haline gelmesi, kamusal alanın özelleştirilmesi ve “sosyal devlet” pratiklerinin tasfiyesi kitlelerle belirsizlik, geleceksizlik ve “kimlik kaybı – arayışı” denkleminin güçlenmesine vesile oldu. Bu tepkinin sınıfsal ve ezilenler cephesinden örgütlenemediği her hal ise kaçınılmaz olarak faşist, milliyetçi, cinsiyetçi, fobik ve ırkçı eğilimlerin tepki zemininde örgütlenmeye yöneldi.
Hegemonya krizinin bir ürünü olarak gelişen faşizme meyil ve faşist terör yöntemlerinde zemin bulma – örgütlenme hali, bir kitle gerçeğine dayansa da organik bir biçimi ifade etmemektedir. Sınıf çatışmalarının ve neoliberal kapitalizmin içsel krizlerinin devlet nezdinde yönetiminin farklı hegemonik stratejilere dayandığı dönmelerde, faşizm rızadan zora meylederken mümkün olduğunca bunu “rıza varmış” gibi örgütlemeye de çalışacaktır. İşte bugün “seçimli otoriteryenlik” başlıklarıyla ifade edilmek istenen faşist dalganın neo versiyonlarındaki sözde meşruiyet zemini yaratma çabasının bir ayağı da buraya oturmaktadır. Devletin sınıf çatışmalarında sözde adil hakem rolünün, solun enternasyonal çaptaki örgütsüzlüğünü de fırsat bilerek faşist terörle harmanlandığı bu rejimlerin, demokrasi namına tartışılabilecek bir zeminde yer almadıkları açıktır.
Reel sosyalizmin çöktüğü yılları takip eden düzende “Soğuk Savaş” gerçeğinin yerini yeni güç odakları arasındaki emperyal rekabetin tahkim ettiği bu düzenin kaçınılmaz olarak solun güçsüzlüğü ve örgütsüzlüğü ile de bağı vardır. Özellikle işçi sınıfının örgütsüz olduğu, siyasal, sosyal ve iktisadi süreçlerle sol hegemonyanın kırıldığı, emek hareketinin ve sendikaların tasfiye olmaya yüz tuttuğu; düzen dışı sosyalist alternatiflerin adeta görünmez kılındığı ve de solun yeni arayışlarla ezilenler cephesinde yekun bir bayrağı inşa edemediği sürecin, kitleler nezdinde bir sonucu olmuştur. Bu hegemonik boşluk, faşist, neo – faşist unsurlar ve yeni “liderler” ile kültürel, ideolojik alanda da kurularak gerici bir yeniden yapılanmaya vesile oldu. Görünüşte sistem karşıtı bir retorik kullanımıyla kitlelerdeki düzen dışı rahatsızlıklara hitap eden yeni faşist dalga (Trump- Make America Great Again gibi) halkın düzen dışı arayışlarına hitap ettiği bir yanılsama yaratırken aslında gerici yeniden yapılanmayı devlet nezdinde restore etmenin yolu halini almıştır. [17]
Tüm bunlar yanında devletlerin oynadığı rolün dayandığı noktayı, bir ulus ya da devlet çıkarı olarak gerek ulusal gerek uluslararası düzlemde anlatmak da önemli bir ideolojik mobilizasyon halini almıştır. Faşist söylemin odağında yer alan göçmenler (ulusal tehdit), gelenekler, “elit” düşmanlığı (gazeteciler, akademisyenler vb.), cinsiyetçi tahakküme ve “üretken” aile yapısına tehdit olarak görülmesi sebebiyle LGBTİQ+ hareketi, aileyi parçalayan bağımsızlık biçimiyle patriyarkanın krizinin bastırılması için hedef alınan kadın hareketi, gibi olgular etrafında mobilize edilmeye gayret edilen kitleler, emekçiler ve ezilenlerin gerçek düşmanını görünmez kılmaya dönük sahte bir birlik çağrısıdır. Yani kitleleri parçalayarak birleştirir. Bu çerçevede kendi çıkarlarını evrensel ya da ulusal çıkar gibi sunan devletler, ideolojik hegemonyasının tehdidinde ortak düşmana dayanır. Bu bağlamda ortak düşman geniş proleterleşme ve ezilenler dalgası karşısında birçok kesişime vesile olan bütün ezilenler cephesi olarak karşı karşıya gelmektedir.
Dolayısıyla faşizmin kendisini yeniden inşası, hegemonik tahakküm biçimlerinin de aktif olarak devreye koyulmasıyla ezilenler cephesine yönelik kapsamlı bir saldırı biçimini almış vaziyettedir. Bu da neoliberal kapitalizmin iddialarının, bugün devlet odaklı bir faşist terör dalgasıyla icra edilebilir hale tahvil olduğunun en açık kanıtıdır.
COVID – 19 Pandemisinden 2025 Dünyası’na, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor: 2020 yılında Koronavirüs pandemisiyle birlikte global çapta yaşanan küresel kriz, sadece toplumsal sağlık zemininde yaşanan bir küresel kriz olmayıp neoliberal kapitalizmin hegemonik ve yapısal karakterini de önemli ölçüde etkilemiştir. Özellikle otoriter eğilimlerin ve faşist tahakküm biçimlerinin yeniden inşa edildiği bir dönem olarak, yeni tekniklerin ve birikim şekillerinin organize edildiği pratiklere vesile olmuştur.
Güvenlikçi yöntemler ve pratikler bağlamında ilk değerlendirilmesi gereken husus, pandemi döneminde ortaya çıkan düzenlemeler uyarınca yurttaşların adeta “biyopolitik öznelere” dönüştürülmesidir. Nitekim pandemi döneminin neoliberal kapitalist düzen ve devletler açısından yarattığı faaliyetlerden birisi de insanların ve bir bütün olarak canlıların biyolojik olarak disiplin edilmesi gereken özneler olarak görülmesidir.
Ayrıca dijitalleşmeyle birlikte geliştirilen uygulamaklar da otoriter tahakküm ve faşist terör yöntemlerinin gelişmesine önemli katkılar sundu. Özellikle sosyal mesafe, stay home, karantina, sokağa çıkma yasakları gibi faaliyetlerle birlikte bedensel ve mekânsal denetim Foucault üzerinden ifade edilirse insanların kendini disipline etmesi şeklinde de vuku buldu. [18] Bunlar yanında çeşitli mobil uygulamalar ve genel uygulamalar üzerinden dijital izleme ve verileştirme hamlesiyle, faşizmin tahayyülünün dijitalleşmesi noktasında önemli bir atılım hali ortaya çıktı. Yani insanlık hem disipline edilebilir bir hal aldı hem de daha rahat izlenebilir ve gözetlenebilir bir form içerisine sokuldu.
Nitekim bir “istisna hali” olarak değerlendirebilecek pratiklerin de neoliberal kapitalizmin faşizme meyleden hamlelerini izah etmek için elverişli olduğu görülmektedir. Kamu haklarının daraltılması ve başta toplantı – gösteri yürüyüşü olmak üzere temel ifade hürriyeti haklarının askıya alınarak sınıfın hareketlerine engel olunması, egemenin istisna yaratma gücünü sermayenin hizmetine sunmaktaki maharetini gösterdi.
Pandemi dönemiyle başlayan hamlelerin sermaye lehine yarattığı sonuçlar, kimin ölüp ölemeyeceğine karar verebilecek hamleler olarak da gerçekleştiği görülmektedir. Pandemi yasakları döneminde devletlerin emekçileri sahada üretim sürecinde ve emek sömürüsünde tutmaya devam ettiği noktada en çok ölen özneler işçi sınıfı, yoksullar, göçmenler ve ötekiler oldu. Kimse Zuckerberg, Musk ya da Bezos gibi isimlerin ölmesini bir olasılık olarak değerlendirmedi ancak emekçilerin ölümü bu bağlamda olağanlaştırıldı. Yani devletin konumlanışı itibariyle sermaye lehine emekçilerin kolayca yok edilebilir özneler kılındığı yeni bir faşist tahayyül gelişim göstermiştir.
Bunlar yanında pandemi süreci ve akabinde gelişen çalışma biçimlerinin de emek – sermaye çelişkisi bağlamında ele alınması elzemdir. Hibrit, freelance, evden çalışma gibi faaliyetlerle birlikte “emeğin yabancılaşması” kavramının yeniden göz önünde tutulduğu bir hal söz konusu oldu. Nitekim bu biçimlerle “kendinin patronu olmak” gibi kavramlar sınırsız öz denetim – optimizasyon baskısıyla birlikte emeğin yabancılaşması, sadece emeğin emekçinin elinden değil zihninden ve bedeninden kopuşunu da gerçekleştirmiştir.
Pandemide sağlık emekçileri başta olmak üzere lojistik ve kargo sektörü, ev içi bakım işçileri, uzaktan çalışma ilişkileri nezdinde emek ilişkileri, hayati bir önem olmakla birlikte görünmez emek biçimlerini almıştır. Aynı zamanda pandemi ve sonrası gelişen gig ekonomisi[19]büyümesiyle birlikte emek gücünün güvencesizliği, parçalanmışlığı, izolasyonu ve bireyselliği yoğunlaştı. Dolayısıyla ücretli emek daha da görünmez kılınmak suretiyle metalaştırılmıştır.
2025 itibariyle neoliberal kapitalizmin iktisadi bağlamda ulaştığı güncel tezahürlerinin ayırt edici özellikleri izah edilecek olup nihai olarak devlet aygıtının geçirdiği dönüşümler itibariyle güncel özellikleri izah edilerek Türkiye örneğinin ele alınmasıyla devam edilecektir.
- Neoliberal kapitalizm ve devlet aygıtı, dijitalleşmiş gözetim ve emek rejiminin eklektik bir toplamını oluşturmaktadır:Makineler, artık sadece üretim aracı olarak işlev görmeyip emek sürecinde gözetimini, denetimin ve disiplinini sağlamak görevini de görmektedir. Bu bağlamda işçilerin iş yükünü, çeşitli ödül mekanizmaları, puan sistemi vb. parametreler belirlemektedir. Bu durum, dijitalleşmiş bir tür denetim olgusunun emek sürecinin aşamalarında kendisini var etmeye başladığı anlamına gelmektedir. Bu durumun en önemli sonucu, fiziksel bağlamda aynı yerden bulunmak ihtimali parçalanmaktadır. Aynı zamanda bu denetim anlayışı, işçinin davranışlarını ve öz benliğini disipline etmek bağlamında biyo – iktidar politikalarıyla emek rejiminin birbiriyle iç içe geçtiğini belirtmektedir.
- Sınıf Biçimlerinin Dönüşümü ve Kurumsallaşan Prekarya: Neoliberal kapitalist düzenin geldiği güncel aşama, emek sahasında esnekleşme ve güvencesizleşmeye eşlik eden dijitalleşmeyle birlikte sınıf biçimlerinde ciddi dönüşümlere yol açmıştır. Klasik sanayi proletaryası yanı sıra değişen emek biçimleriyle birlikte iş güvencesi olmayan, ikame edilebilir emekçi üretiminin öznesi olmuş, sosyal haklarla bağıntısı neoliberalizm uygulamalarıyla kesilmiş ve bireysel rekabet temelinde örgütlenmiş prekarya da tarihte yerini almıştır. Prekarya, yeni çalışma biçimlerinin yarattığı güvencesiz emek rejiminin ve emek – sermaye çelişkisinin kurumsallaşmış görünür yüzlerinden birisi olmuştur.
- Proletaryanın Bileşenleri: Geçmişten günümüze geleneksel anlamda işçi sınıfı kompozisyonunda ifade edilen bileşenlerin kapsamının dönüştüğü ve genişlediği bir evre içerisinden geçmekteyiz. Klasik bağlamda endüstriyel işçilik bir kesit olmakla birlikte bu kesite eklemlenmiş olarak platform alanında emeklerini satanlar (Yemeksepeti, Getir, Amazon vb.), Lojistik – depo faaliyetindeki işçileri, kuryeler – gig işçiliği, freelance emek biçimi ve home – Office beyaz yakalı prekarya, emperyalist paylaşım savaşlarının sahada transfer edilebilir emek gücü olarak göçmen işçilik, nihayetinde ev içi emek ve kadın – LGBTİ+ emek sömürüsü alanlarının da varlığı ifade edilmelidir.
Ayrıca düşünsel emek sürecinin içerisinde yer alan (beyaz yaka – düşün emekçileri / entelektüel işçilik) alanının da (yazılım, finans uzmanlığı, akademisyen, yönetici danışmanları vb.) bu bağlamda değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu son grup, artı – değer sürecinde “ekonomik” boyut yanı sıra “teknolojik ve kültürel” bağlamda da katkı sunmaktadır.
- Küresel Bağlamda Tarım ve Köylülüğün Dönüşümü: Özellikle 1980’lerden itibaren hız kazanan tarımda serbestleşme politikaları, köy emekçilerini piyasanın kontrolsüz eylemlerine karşı korumasız hale getirmiştir. Gelişen kapitalizm süreçleri içerisinde köylülük nezdinde görülen çözülme hali, 2025 yılı itibariyle de devam etmektedir. Bağımsız üretici özelliği büyük oranda erozyona uğrayan köylülük, küreselleşmeyle bağlantılı olarak büyük oranda küresel tedarik zincirine bağımlı unsurlar haline getirilmiştir. Bu bağlamda küçük ölçekli üretim içerisinde yer alan köylülükte ya mülksüzleşmenin hat safhaya ulaşmasıyla tarımsal proletaryaya dönüşüm ya da bir tür sözleşmeli çiftçilik olarak tarif edilebilecek yeni konumlar gelişmektedir.
Bunlar yanında iklim krizinin yarattığı sonuçlar da tarım proletaryasıyla yakından ilgilidir. Nitekim iklim krizi, topraktaki mülkiyet ilişkilerini neoliberal kapitalizmin devletli işleyişi ve onun güdümündeki sermayenin tekeline itmekte; bu vesileyle köylülerin göç hareketleri de köylülüğün tasfiyesi süreçlerine katkı sunmaktadır.
- Emek Özneleri ve Proletaryada Yabancılaşmanın Güncel Tezahürleri: Marksizm’de ifadesini bulan yabancılaşma biçimleri (emeğin ürününe, üretim sürecine, öze – kendisine ve diğer insanlara / canlılığa yabancılaşma) bugün derinleşmiş bir biçimde farklı boyutlar da kazanmış vaziyettedir. 2025 yılında neoliberal kapitalizmin getirdiği yabancılaşmanın ideolojik, kültürel, teknolojik ve benlik deneyimleri aracılığıyla da işlediği bir düzlemler bütünü söz konusudur.
Dijital yabancılaşma bağlamında emekçi, artık sadece ürettiği mala değil üretilen malın üretimine kadar giden süreçteki dijital her türlü veri, skor, kayıt üzerinden de yabancılaşma yaşamaktadır. İşçinin her davranışının ölçülebilir kılınmak istendiği üretim süreçlerinde, her davranış adeta bir sermayeye dönüştürülebilir hale getirilmektedir.
Faşizmin yarattığı kitle dönüşümüne ilişkin unsurlar yukarıda izah edilmişti. Bunlara ek olarak sınıfsallık olgusunun ideolojik yabancılaşma ekseninde uğradığı ciddi dönüşüm, emek güçleriyle kendi sınıfsal konumu arasındaki bağıntıyı erozyona uğratmıştır. “Bireysel olarak kendini kurtarmak, kariyerizm mücadelesi, “kendine yatırım ve kendini geliştirme anksiyetesi (self-capital mücadelesi)” artık emekçileri ve insanlığı, neredeyse kapitalizm dışı bir başka alternatifi hayal edemez hale getirmektedir.
Zamanın yabancılaşması kavramı üzerinden, proleterler için zaman, kendisine ait olmaktan çıkartılarak aralarındaki bağlantı koparılmıştır. Bugün için emek güçleri, “boş zaman” olarak addedilen zamanlarda bile kurulan üretim ilişkileri içerisinde üretken, dinç ve performans yüküyle donatılmış özneler haline getirilmiştir. Duygusal, psikolojik ve bilişsel yabancılaşma da bu noktadaki üretkenlik mücadelesinin getirdiği yüke eşlik etmektedir. İnsan ne için yaşadığından ziyade verimliliğiyle bağlantılı bir öz – değerlendirme üzerinden yaşadığının bile farkına varamaz hale gelir.
Dikkatin tasfiyesi şeklinde adlandıracağımız olguyla, sınıfsal bilinç ve konum kavrayışının dahi gündelik yaşamda saldırıya uğradığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Plaform kültürü olarak ifade edilebilecek zeminler (Instagram reels, X, TikTok, Netflix, Disney vb.) dikkatlerimiz sermayenin platformları tarafından gasp edilmiş durumdadır. Bu bağlamda emekçiler ile sınıf bilinci arasındaki gerçeklik ilişkisi dahi kopmuş; plaformlar yani sermaye rejimi tarafından dikkatimize el konulmuştur.
- Direnişlerin Kesişimselliği ve Komünist Mücadelede Ezilenlerin Bayrağı Altında Ortak Özneleşme[20]: Yukarıda izah ettiğimiz gerekçelerle neoliberal kapitalizm, 2025 yılı itibariyle yapısal dönüşümünde üretim ilişkilerini proleteryanın “geleneksel” tanımlarıyla sınırlı bırakmamıştır. Nitekim proleterleşme dalgası, “kimlik mücadeleleri” olarak tarif edilmeye çalışan alan öznelerinin uzağında gerçekleşmemiş olup LGBTİ+’lar, kadınlar, gençler, çevre mücadeleleri gibi alanlardaki öznelerin de doğrudan yahut dolaylı bağlamda proleterleşme dalgasından nasip almalarını sağlamıştır. Dolayısıyla günümüzde bu alanlarda yaşanan sosyal tecrit, güvencesizlik, metalaşma, şiddet ilişkileri ve kültürel izolasyon, üretim ilişkilerinden; altyapı – üstyapı etkileşim bütününden ve sermaye birikim ilişkilerinden bağımsız değerlendirilemeyecektir. Nitekim ILO açık istatistiklerine de yansımış bir olgu olarak ücretli emeğin %60 bantlarında olduğu bir düzende kesişimsel bir mücadele odağının varlığı önemli bir olgudur. Artık bu mücadeleler de salt “kimlik odaklı” mücadeleler değil sınıf odaklı tarihsel çatışmaların güncel tezahürlerindendir. Bu bakımdan dışsal bir olgu ya da müttefikten ziyade “liberalizmin insafına terk edilemeyecek kadar” öznedir. Bu mücadelelerin özgün talepleri, bu alanları mücadele dışına itmemektedir.
Kadınlar, LGBTİ+’lar: Neoliberal kapitalizmde kadınların ev içi yeniden üretim biçimi ve ilişkilerindeki rolü, ücretli emek gücü ve sermaye rejiminin sürdürülebilmesi için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Yani kadınlar hem ücretli hem de ev içi ücretsiz emek rejimi üzerinden ikili bir sömürünün iktisadi öznesi haline gelmektedir. LGBTİ+ mücadelesinde “aile – üretim – üretken aile (üreme)” üçlüsünün istenmeyen öznesi olarak tecrit edilen özneler, onları güvencesizlik rejimine ve sömürüye ilişkin direkt hedef hale getirir. (Transların kayıt dışı istihdamının yüksekliğini bu şekilde görmek mümkündür.) Heteronormatif devlet pratikleri ve beden üzerindeki tahakküm biçimleri, LGBTİ+’ları adeta bir Pazar alanı olarak metalaştırmak isterken yaşam koşullarını sınıfsal çatışmanın cinsellik üzerinden somutlandığı bir alan haline getirir.
Çevre ve Doğa: Neoliberal kapitalizmin günümüz itibariyle vahşetinin odağında sadece emek ya da insan değil, doğa da vardır ve kapitalizm aynı zamanda doğayı da metalaştırır. Ekolojik bir tür kriz olarak neoliberal kapitalizm, üretim sürecinin kapitalistler adına “tam optimize” gerçekleştirilmek iddiasının direkt sonucudur. Nitekim bu yıkım halinin ilk mağdurları da her daim emekçiler, göçmenler, tarım proletaryası, yerli halklar ve yoksullar olmaktadır. Gıdanın sağlıksız dönüşümü, gıda ve su erişiminin kısıtı – fiyatlarının artışı, iklim odaklı göç ve tarımsal proleterleşme kaçınılmaz olarak komünistlerin mücadele konusudur. Nitekim çevre mücadelesini de emek mücadelesinin merkezinde yer almaktadır. Ayrıca kentleşmenin kapitalizmle olan ilgisi de emek – mekân süreçleriyle birebir bağlantılıdır ve bu durum da çevre mücadelelerine içkindir.
Öğrenci, İşsiz, İşçi ve Geleceksiz Gençlik: Neoliberal dönüşümün yakıcı sonuçlar yarattığı alanlardan birisi de gençlik alanıdır. Üniversiteler başta olmak üzere eğitim süreçleri global çapta neoliberal reformlar neticesinde emek piyasasının hazırlık / uyum merkezleri haline getirilmiştir. Eğitime erişebilen gençliği bekleyenler işsizlik, güvencesizlik, borçlanma ve “kredili yaşam” döngüsüyken büyük oranda “prekarya” içine doğanlar haricinde işçi ve işsiz gençlik geleceksiz bataklığında boğulmaktadır. Umutsuzluk, psikiyatri alanına ilişkin rahatsızlıklar ve intihar vakıalarındaki artış oranı, sistem içi çelişkiler bağlamında gençliğin rolünün yapısal çelişki yaşayan bir sınıfsal özne olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda salt kimlik değil kimlik talepli özgürlük mücadelelerini de içerimleyen sömürü odaklı bir örgütlenme imkânı doğmuş; neoliberal kapitalizm, kültürel ve ideolojik hegemonya kurmak için geliştirdiği saldırı neticesinde karşı cephede birleşik bir emek cephesinin yeni özneleştirmelerini de temin etmiştir.
D) Günümüz İtibariyle Dünyada Neoliberal Kapitalizm ve Emperyalizm: Bölgede Neler Oluyor?
Neoliberal kapitalizmin yapısal krizi, süreklileştiği oranda emperyalizmin girdiği biçimleri de sofistike formatlara sokmaktadır. Günümüzde neoliberal kapitalizmin yukarıda izah olunan çelişkileri sebebiyle hegemonya mücadelelerinin ve çatışmaların/çelişkilerin keskinleştiği bir dönem içerisine girmiştir. Marksist metot, emperyalizm tahlilinin güncel tezahürlerini anlamak için elverişli bir zemin sunmaktadır. Emperyalizm, yalnızca bir dış politika hamleler biçim toplamı yahut salt askeri faaliyetler bütünü olarak ele alınmaz. Emperyalizm, diyalektik metot ve tarihsel materyalizm çerçevesinde kapitalist üretim tarzının bir tarihsel aşaması / evresi olarak anlaşılmalıdır. Klasik sömürgecilik faaliyetleriyle artı – değerin küresel dolaşımı için bir faaliyet olarak değerlendirmeye başlanmış; bugün gelinen noktada daha kompleks bir vaziyet almış durumdadır. Marx ve Engels’te henüz kurumsallaşmış bir kavram olmamakla birlikte kapitalist genişlemeye içkin bir eğilim olarak değerlendirilen emperyalizm, Lenin’in değerlendirmeleriyle daha kurumsal bir yapısal durum olarak tarif edilmiştir.
Emperyalizm, kapitalizmin eşitsiz gelişim ve bağımı gelişim yasalarının bir ürünü olarak sadece üretici güçlerin düzeyine dayalı değildir. Sınıf çelişkileri, bu bağlamda belirleyici bir noktada yer almaktadır. Emperyalizm, sadece dışsal bir sömürü aracı olarak işlemeyip içsel olarak bağımlı ülke burjuvazisinin, emperyalist burjuvaziyle uzantı düzeyinde entegrasyon haline dönüşür. Emperyalizm, sadece meta ihtiyacı ve sermaye dolaşım ya da ihracına ilişkin olmayıp ideolojik, siyasal, askeri, ekonomik bağımlılık dolamında devrimci imkanların baskılanması ve bağımsızlıkların yok edilmesi anlamına gelmektedir.
Emperyalizmin mevcut hali, savaşları ve müdahaleleri boyut itibariyle farklılaştırmış çok boyutlu bir dönüşüm süreci içerisindedir. Direkt işgaller sürecine eklemlenmiş yeni metotlar emperyalizm için yeni imkanlar doğurmuştur. Vekalet savaşları (Proxy wars), hibrit (iki yönlü) savaşlar, ekonomik – siyasi ve iktisadi yaptırımlar ve finansallaşmış küresel ekonomik araçlarla birlikte tahakküm ilişkileri emperyalizme eşlik eden yeni biçimler olarak varlığını tahkim etmektedir. Günümüzde Suriye, Ukrayna, Libya, Yemen, Irak, Filistin, İran sahalarında emperyalist blokların çıkar çatışmalarının sahaları olarak bu süreçlere birebir muhatap olmaktadır.
Neoliberal kapitalizm ve küreselleşme olgusu, aynı zamanda kendi kendine yetemediği noktada sürekli bir biçimde dışsal alanlara ihtiyaçgeliştirdiğini göstermektedir. Açılma ve yayılmanın teknik boyutlarıysa klasik emperyalizm anlayışını aşan bir boyut almış durumdadır. Günümüzde emperyalizmin hareket mantığının odağında savaşların yanı sıra özelleştirmeler, finansallaşma, borçlandırma ve yapılandırma faaliyetleriyle, ham madde ticareti ve ham madde sahalarındaki savaşlar üzerinden birikim yoluyla el koyma bulunmaktadır. Dolayısıyla hem jeopolitik hamleler hem de iktisadi hareket etme kabiliyeti, birbirine eşgüdümlü faaliyetler olarak ilerlemektedir.
Emperyalizmin çağdaş tezahürlerini, salt merkez – çevre denklemini aşacak bir mahiyette değerlendirmek zorunludur. Nitekim değişen boyutlarına rağmen emperyalizm, neoliberal kapitalizm bünyesinde dinamik ve temelinde sınıfsal tahakküm yatan bir mekanizma olarak işler. Politik – askeri tahakküm kurma ilişkisinin temelinde sınıf çelişkileri yer almaktadır. Merkez – çevre denklemi ise determinist bir coğrafi eşitsizlik vurgusu temelinde sınıf ilişkilerinin politik karakterini tasfiye etmektedir.
Sadece dışsal bir sömürü biçimi değil içsel bağlamda da bağımlı olan ülke burjuvazilerinin emperyalist burjuvaziyle uzantı düzeyindeki entegrasyonu, devlet aygıtlarının neo faşist karakterini de doğrudan etkileyen unsurlar halini almıştır. Bu durum, özellikle yaşadığımız coğrafyadaki bağımlı ülkelerin egemen sermaye sınıflarını yerli işbirlikçiler olarak neoliberal kapitalizmin çıkarlarını örgütleyecek karşı devrimci süreçler inşa etmeye itmektedir.[21] Neoliberal kapitalizmin yeni emperyalist hamlelerinin gelişim seyri, aynı zamanda küresel anlamda proleterleşme dalgasını yükseltmekte olup emek olgusu, emperyalist stratejiler bağlamında global çapta ucuzlayan, parçalı, sendika ve mücadele örgütlerinden arındırılmış, esnetilmiş bir şekle sokulmaya çalışılmaktadır. Emperyalizmin yeni hamleleri, üretimi coğrafi olarak halkalara bölmüş ve birbirinden ari süreçler olarak sınıfsal ortaklaşmayı engelleyecek şekilde dizayn etmektedir. Fakat bu durum, küresel anlamda proleterleşme dalgasının niteliğine dair müdahalelerle birlikte nicel anlamdaki büyümeyi engelleyememekte; mücadele potansiyellerini yaratan kitlesel dalgalanmalar daha da büyümektedir.
Marx’ta tarifini bulduğu üzere proleterleşme, sadece mülksüzleşmeyi değil sermaye güçleri karşısında emeğin tüm yaşama içkin varlık koşullarını kaybetmesi anlamına gelmektedir. Lenin’in emperyalizm teorisiyle birleştiği noktadaysa sermaye ihracı ve küresel bağlamdaki iş bölümü, eşitsiz gelişim yasasının temel yapı taşı haline gelmiştir. Üretim zincirlerinin halkalarının kritik kısımlarının Çin, Hindistan, Türkiye, Vietnam vb. ülkelerde yoğunlaşması; nihai olarak değer birikim rejiminin ve tüketiminse Batı merkezli kapitalist öznelerde gerçekleşmesi ikili bir tezahürdür. Bu aradaki ikili ilişki, işçi sınıfının tarih sahnesinden silinmesini değil, değişen bileşimiyle yeniden genişlemesine ancak özsel çelişkilerinin artık değer sömürüsü itibariyle sabit kalmasına vesile olmaktadır.
Bugün özellikle Ortadoğu’da yaşanan savaşların ve çelişkilerin de emperyalizm bağlamında Marksist analizi yukarıdaki genel açıklamalar ışığında yakıcı ve gerçekçidir:
İsrail Odaklı Gelişmeler: 7 Ekim Aksa Tufanı akabinde gelişen süreçlerle birlikte Ortadoğu’daki ana odak haline gelen Siyonist terör rejimi İsrail’in durumu da bu bağlamda değerlendirilmelidir. İsrail, ABD devletinin ve küresel finans kapitalin ileri karakolu/üssüdür. 1967 ve 1973 savaşları düşünüldüğünde, buradan ele alınacağı üzere savaşların sadece askeri mahiyette değil bölgenin enerji ve ulaşım koridor hatlarının re-organizasyonuna ilişkin olduğu görülmektedir.
İsrail devletinin varlık koşulları ve faaliyetleri, öncelikle dünyadaki silah sanayisinin ve üretim alanlarının sürekli kar üretimi noktasında işlevli hale gelmesini sağlamaktadır. Ayrıca Filistin başta olmak üzere girişilen işgal ve katliamlar sadece etnik bir kıyım ya da bölgesel bir tahakküm değil aynı zamanda bölgenin doğal kaynaklarının sermayenin hizmetine sunulması ve coğrafi geçiş yollarının küresel sermaye rejiminin hizmetine sunulmasını hedeflemektedir. Nitekim bugün Gazze ve Batı Şeria’da sürdürülen yerleşimci politikası, işgal, savaş ve soykırım nüfussuzlaştırma yanı sıra kaynakların doğrudan kontrolü suretiyle sermaye birikim rejiminin tahkim edilmesi hedefine de yönelmiştir.[22] Emperyalist sistemin varlık koşulları açısından İsrail, neoliberal kapitalist küresel düzende enerji güvenliği, pazar güvenliği ve kontrolü noktasında ileri karakol görevi görmektedir. Özellikle Siyonist terör rejiminin sermayesi bünyesindeki şirketlerin güvenlik teknolojilerini coğrafyadaki savaşlarda deneyerek dünyaya pazarlaması, ihracata dayalı askeri kapitalist bir modelin de vahşice emperyalizmin hizmetine sunulduğunu göstermektedir.
Aynı zamanda Arap ülkeleriyle normalleşme projelerinin de emperyalizm bağlamında incelenmesi elzemdir. Nitekim özellikle son 10 yılda yoğunlaşmış İsrail temel hamlelerinden birisi de Arap ülkeleriyle “ekonomik ve siyasi normalleşme” süreçlerinde adımlar atılmasına ilişkindir. Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Sudan gibi ülkelerle yapılan Abraham Anlaşmalarıyla birlikte İran karşıtı bir jeopolitik cephe inşa edilmesi, İsrail hammaddelerinin (özellikle doğalgaz üzerinden) dünyaya taşınmasını sağlayacak enerji koridorlarının inşası gibi hedeflere yönelmiştir. Özellikle Eastmed Boru Hattı Projesiyle Filistin kıyı şeridi by-pass edilmek suretiyle Güney Avrupa’ya enerji ihracı planlanmakta; bu planlama dahilinde Türkiye başta olmak üzere bir kısım ulus devlet kapsam dışında bırakılmaktadır.[23] Aynı zamanda İsrail odaklı emperyalist projelerin siber savaş ve gözetim odaklı teknolojilerin ihracı suretiyle de işletildiği görülmektedir. Türkiye, Hindistan, Meksika vb. ülkelerde ihraç edilen bu teknolojiler, devrimcilere ve muhaliflere yönelik aktif şekilde kullanılmaktadır.
Bunlar yanında İsrail ileri üssüyle birlikte örgütlenmek istenen emperyalist projenin bir boyutu da Suriye, Lübnan hattından başlayarak İran’a dek uzanmaktadır. Suriye’de bir tür devlet kapitalizmi örgütleyen faşist ve gerici Esad rejimi, ABD – İsrail odaklı neoliberal sermaye öznelerinin bölgeye girişini kendi çıkarlarına tam anlamıyla uygun şekilde sağlamadığı için stratejik bir hedef haline gelmiştir. Nitekim kapitalist üretim ilişkilerinin içerisindeki bir suç rejimi olmakla birlikte Suriye’nin İran, Lübnan Hizbullahı, Filistin hareketiyle geliştirdiği batı odaklı hegemonya dışı ilişkiler, nihayetinde ABD – İsrail – UK odaklı saldırganlığın da hedefi olmasına vesile olmuştur. Özellikle BOP odaklı rejim değişikliği projelerinin en gözde senaryolarından birisi de Suriye’deki Esad rejimi olmuştur.
Arap Baharı adı verilen dalga ve nihayetinde 2011 yılında Esad Rejimine yönelik protesto gösterilerinin geldiği nokta sonuç olarak emperyalist odakların bizzat yönlendirdiği gerici, mezhepsel ve insanlık dışı bir savaşa evrildi. Özellikle Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin muhalifleri desteklemek adı altında finansman sağladığı İslamcı gruplar sınıf, özgürlük ve insanlık düşmanı karşı devrimci yapılar olarak organize edildi. Suriye halklarının kendi kaderlerini tayin etme hürriyeti, askeri müdahaleler ve vekalet savaşlarıyla emperyalizm – yerli işbirlikçileri tarafından gasp edilmek istenmiştir. Ancak bu durum, Esad rejiminin de salt bu indirgemeyle meşru olduğunu göstermemektedir. Nitekim halklara ve inançlara terör estiren Esad rejimi, batı odaklı emperyalist projeyle sergilediği uyumsuzluk yanı sıra iç ilişkilerinde kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu bir rejim olduğu kadar kendi işçi sınıfını ezmeye devam ettiği noktada devrimci bir odak olarak adlandırılamayacaktır. Dolayısıyla Suriye Savaşı aynı zamanda enerji rotalarının kontrolü odaklı emperyalist öznelerin çatışması anlamına da gelmektedir. Nihai olarak Suriye rejimi devrilmiş; Suriye neoliberal kapitalist – emperyalist sistemin yıkıp yeniden inşa mantığıyla işgal altına alınarak dönüştürülmüştür. Rojava bölgesindeyse Kürtler öncülüğünde halklar, alternatif bir modeli gerçekleştirmek üzere mücadele etmekte; taktik – stratejik ittifaklar ya da gelişmeler ekseninde bölgede aktif bir rol oynama çabasını örgütlemektedir. Özellikle Baas rejiminde yurttaşlığın asgari hiçbir hakkından faydalanamamış olan Kürt halkı, bugün kendi kaderlerini tayin etmek bağlamında kurumsallaşmış ve göz ardı edilemeyecek bir devrimci dinamik odak olarak varlığını tahkim etme mücadelesi sürdürmektedir.
Siyonist terör rejiminin bu noktadaki rolü ise emperyalizmin Ortadoğu’daki kalıcı ileri üssü olarak gerekenlerin uygulanmasıyla şekillenmiştir. İsrail 2013 yılından itibaren Suriye’ye yüzlerce hava saldırısı düzenlemiş; bu saldırılar sadece İran – Hizbullah milislerini hedef almamış olup Suriye’nin altyapı ve askeri tesislerini de hedef almıştır. İsrail için kırılması gereken gerçek, ABD emperyalizminin talepleri doğrultusunda İran, Filistin, Rusya, Suriye, Hizbullah ekseninin organik ve inorganik ilişkilerinin tasfiye edilmesidir. Nitekim Suriye’de Esad rejimi akabinde emperyalizm icazetli HTŞ çetelerinin iktidarı sonrası da İsrail’in gerek Golan gerekse Suriye sahasındaki operasyonları devam etmiş; Suriye’nin bağımsız askeri ve iktisadi kapasitesinin yok edilmesi faaliyetleri tüm hızıyla sürmüştür. Bu noktada da gelecekte, İsrail ve ABD eksenli emperyalist projelere uyum göstermeyecek bir odağa izin verilmemek istendiği – Esad’tan bağımsız olarak – ilan edilmiş olmaktadır.
Bugün Suriye’de emperyalizmin ve Siyonizmin her türlü gereğine boyun eğmiş HTŞ çetelerinin açtığı alan üzerinden Lübnan’da Hizbullah’a ve açık bir hava sahasıyla İran’a kadar uzanmış bir ABD – İsrail emperyalist saldırganlığı hüküm sürmektedir. Bu bakımdan ABD’nin ileri emperyalist karakol üssü Siyonist İsrail, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervleri odağıyla enerji hegemonyası kurmak ve bu enerji faaliyetini GKRY (Kıbrıs Cumhuriyeti) – Yunanistan hattı üzerinden Avrupa Birliği’ne taşıyarak İran – Suriye odağını – ve büyük ölçüde Türkiye’yi – alan dışına itmek isteyen bir stratejiyi uygulamaktadır. Nitekim İran’ın ve bir oranıyla da Rusya’nın Suriye üzerinden Akdeniz ile olan etkileşimi ABD – İsrail odağının enerji rotaları için tehdit olarak görülmektedir.
Sonuç olarak bugün İsrail’in yukarıda çerçeve olarak izah olunan hedefleri doğrultusunda Gazze’de Filistin direnişine, Lübnan’da Hizbullah ve ittifaklarına, Suriye’de bütün olarak askeri ve ekonomik altyapıya, odak olarak ise İran’a yönelik ABD emperyalizmi güdümlü faaliyetleri son hızıyla devam etmektedir. İran molla rejimi, tek başına ABD – İsrail – UK odaklı emperyalist projenin uyumsuz bir öznesi olması sebebiyle anti-emperyalist olarak addedilemeyeceği gibi sırf bu sebeple de savaşın her iki cephesine ilişkin de bir suskunluk sergilenmemelidir. Bugün ABD – İsrail emperyalist projesine karşı halkların direnişini aynı zamanda gerici – faşist rejimlere karşı mücadeleyle eşgüdümlü sürdürebilecek bir mücadele hattı oluşturulması mümkün ve gerçekçidir.
ABD – Rusya – Çin Odaklı Yeni Emperyalist Dinamikler: Emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşaması olarak sermayenin daha yüksek kar ve Pazar alanları için uluslararası düzeyde girdiği yeniden paylaşım çatışmalarını ifade ettiği oranda, bugün hala tanım itibariyle anlamlı bir karşılık barındırmaktadır. ABD, 20.yüzyıldan itibaren globalleşmiş kapitalist sistemin egemen gücü olarak emperyalist merkezi faaliyetin odağıdır. Rusya Federasyonu ise SSCB’nin çöküşü akabinde neoliberal kapitalizme entegrasyon faaliyetine girişmiş; özellikle enerji ve silah ihracatı üzerinden ciddi sermaye birikim süreçleri örgütlemeye çalışmıştır.
Rusya, dünyadaki toplam onaylı doğalgaz rezervlerinin yaklaşık %18’ini bünyesinde barındırmaktadır. Askeri bütçeye yönelik harcamaları ise yıllar içinde ciddi oranlarda artış göstermektedir. Gerek doğalgaz ve petrol noktasındaki rolü gerekse askeri harcamalarındaki artışın da gösterdiği üzere Rusya, SSCB sonrası neoliberal kapitalist yeni dünya düzeninde hegemonya mücadelesinde emperyalist bir güç olmak hedefiyle faaliyetlerini sürdürmektedir. Bunun bir diğer boyutuysa eski Sovyet coğrafyası ve ülkelerindeki nüfusunu yeniden tesis etme çabasıdır.
Rusya’da tekelci sermayenin önemli bir egemenlik alanı söz konusudur. Gazprom, Rosneft gibi birçok enerji ve silah tekeli, devlet aygıtının kontrol ve denetimi altında küresel sermaye alanlarında hareket etmektedir. Devlet güdümündeki bankacılık ve finans faaliyetleriyle iç ve dış yatırımların kontrolü hedeflenmekte; emperyalist emellere odaklı olarak Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan bölgede yatırım ve askeri çeşitli projelerle genişlemekte olan bir sermaye ihracı söz konusu olmaktadır. Nihai olarak kapitalist gelişim seyrini büyük oranda tamamlamış ve tekelci sermayeyi dışa açmak suretiyle emperyalist projelerini hayata geçirmek isteyen bir ülkenin varlığından söz edilebilecektir.[24]
Çin ise 2024 itibariyle nominal GSYH noktasında ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi; satın alma gücü paritesi bağlamında da birinci devlettir. İhracat hacmi gözetildiğinde Çin’in küresel imalat sanayisinde merkezi bir rol oynadığı açıkça görülmekte olup devlet desteğine sahip kapitalist sermayenin (Huawei, Alibaba vb.) küresel finans piyasaları ve teknoloji alanlarında merkezi roller üstlendiği görülmektedir. Bir kuşak bir yol[25] gibi projelerle onlarca ülkeyle altyapı, ticaret, enerji ve doğal kaynak anlaşmaları yaparak küresel sermaye için yeni lojistik ağlar ve Pazar mecraları kuran Çin, aynı zamanda Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerinde de doğal kaynaklara, ucuz iş gücüne erişim için direkt yatırımlar örgütlemektedir. Tüm bunlar yanında ABD odaklı emperyalist hegemonyaya karşı BRICS, Şangay İş birliği Örgütü gibi organizasyonlarla alternatif odaklar inşa etme çabasına girmektedir.
ABD, Çin tarafından örgütlenmek istenen bu yükseliş eğilimine karşı çeşitli önlemler almaya çalışmaktadır. Özellikle uygulanan ambargolar, ticaret tarifeleri, yatırım kısıtlamaları gibi faaliyetler belirli alanlarda (yarı iletken teknolojiler, yapay zekâ vb.) rekabeti yükseltmektedir. Çin ise bu politikaya karşı yerli teknolojik faaliyetler geliştirme ve alternatif tedarik zincirleri kurmaya çabalamaktadır. Bu koşullar içinde Çin ile Rusya arasında gelişen çeşitli doğrudan ya da dolaylı ittifak biçimleri söz konusu olmaktadır:
Özellikle Çin ve Rusya, Batı odaklı yaptırım siyasetine karşı bir tür “stratejik işbirliği” yöntemini ilerletirken enerji, savunma, ticaret ve diplomasi faaliyetleri alanında ortak tutumlar geliştirmeye çabalamışlardır. Aynı zamanda enerji ihracatındaki gelişmeler ve çeşitli “kritik alan ya da sahalarda” ortak askeri tatbikatlar bu ilişkiyi perçinlemektedir. Ancak Çin’in mevcut ekonomik ve küresel pozisyonu itibariyle giriştiği rekabet, Rusya’ya göre kendi çıkarları odaklı – yeri geldiğinde – daha temkinli ve diplomatik bir tutum izlemesini de zorunlu kıldığından birbirine tam anlamıyla entegre olmuş bir ortak hareket etme halinden de söz edilememektedir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin AB ile ticaret hacminin boyutları yanı sıra ABD – AB eksenli çekişmede de rekabet içerisinde olduğu görülmekte ancak ekonomik çıkarları sebebiyle ABD politikasına ilişkin uyumlanma hali yüzde yüz sağlanamamaktadır. ABD – AB merkezli ortaklık tarafından “devlet desteğiyle yürüyen sermaye” ve bu noktadan gelen tehdit olarak görülen Çin, çok kutuplu emperyalist devletler döneminde küresel çapta proletaryanın yeniden biçimlendiği/biçimlenmek zorunda kaldığına önemli bir kanıt teşkil etmektedir. Ayrıca Çin’in ihracat odaklı üretim güçü, global anlamda sınıfa yeni bir saldırıyı da doğurmaktadır. Bağımlı kapitalist ya da yarı bağımlı ülkelerde yeni emek gücü rejimleri, faşist tahakküm biçimleriyle birlikte bu düzenin yeniden dönüşümüne ayak uydurmaya zorlanmakta; global çapta sermayeyle entegrasyonunu çoklu çatışma kutupları arasında tahkim etmeye çabalamaktadır.
Çin -ABD geriliminin Asya – Pasifik bölgesinde yoğunlaşan gerilimi de birden fazla eksende diğer süreçlerle bağlantılı ilerlemektedir. İlk olarak ABD tarafından Çin’in teknoloji alanındaki rekabetçi yapısının tehdit olarak görülmesi ambargo ve ihracat yasaklarını doğurmaktadır. Bu da Pasifik’teki NATO gibi bir örgütlenmeye gidilme çabasıyla (Japonya, G. Kore, Filipinler, Avustralya gibi) bir askeri çevreleme politikasıyla jeopolitik baskı noktası oluşturmasını sağlamaktadır. Çin’in enerji ve ticaret yollarının anlamlı bir kısmı Güney Çin Denizi bölgesinden geçtiği için ABD tarafından güdülen tehdit politikası, askeri varlıkla bu potansiyeli abluka altında tutma çabasının bir ürünüdür.[26]
Hindistan’da ise BRICS üzerinden örgütlenmesi “umulan” ancak neoliberal kapitalist devletler ve emperyalizm bağlamında mutlak gerçekliği olmayan bir üçüncü cephe rolü örgütlenmeye çalışılmaktadır. Ancak QUAD[27] ittifakına katılımda “Hint-Pasifik Kuşatması” stratejisindeki askeri katılımdan imtina eden Hindistan, Rusya’dan silah temini ve Çin ile yaşadığı sınır gerilimleri sebebiyle dengeli bir politika gütme çabası içerisine girmektedir. Bu durum Hindistan’ın ABD-Çin arasındaki teknoloji savaşları sürecinde yarı iletken yatırımları kaydırarak bu noktadaki baskılardan kaçınma çabasını da doğurmaktadır.
Rusya–Ukrayna Savaşı Ekseninde “Ortalığa Saçılanlar”: Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik müdahalesi sadece Kırım’ı ilhak etmek düzeyinde kalmamış olup Donbass bölgesinde yaşanan çatışmalar akabinde topyekûn bir çatışma halini almıştır. Özellikle enerji ihracatı gibi önemli bir avantajı kullanmayı hedefleyen Rusya, gaz ihracatı odaklı nüfus genişletme çabalarını askeri faaliyetleriyle tahkim etmek yönünde bir hamle geliştirmiştir.
Rusya’nın savaş eksenindeki gerekçeleri Batı emperyalizmiyle olan küresel paylaşım ve bölgesel çelişkileri yanı sıra jeopolitik çıkarlarıyla da ilişkilidir. NATO’nun “Doğu” alanında genişlemesi, Rusya için varoluşsal bir güvenlik tehdidi olarak algılandığı için Ukrayna’nın NATO üyeliğinin de tartışıldığı bir ortam sadece politik değil askeri çevreleme ve fiili müdahale imkanlarının aleyhine gelişmesi ihtimalini doğurmuştur. Dolayısıyla ABD – AB eksenli batılı emperyalist ülkeler tarafından sermaye grupları ve devletler lehine genişlemesi umulan bir nüfuz hamlesi söz konusudur
Emperyalizmin, birikim krizlerine yönelik sözde çözüm üretmek için yarattığı savaşlar ve işgaller, yeni birikim alanları, pazarlar ve ucuz emek havzaları için fırsat olarak görüldüğü gibi hammadde kaynakları ve yatırım alanları açısından da “kıymetli” görülürü. Nitekim Ukrayna örneğinde ABD – AB eksenli devasa yatırım ve yeniden inşa projeleri henüz savaşın en başından itibaren çeşitli projeler dahilinde konuşulmaya başlanmıştır. [28]
Tüm bunlar yanında ABD ve NATO eksenli emperyalist hamleler ekonomik hedefleri yanı sıra Asya – Pasifik ekseninde ÇHC’yi kuşatmak; Afrika’daki Çin nüfusunu azaltmak için müdahaleler geliştirmek için de ilgili savaşlarda aktif rol almaktadır. Rakip sermaye blokları arasında süre gelen nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı ilgili noktada tüm hızıyla sürmektedir. Özellikle üretimin odağının Güney’e, montaj faaliyetinin Asya ve kısmen Doğu Avrupa’ya kaydığı noktada[29] ABD – NATO odaklı emperyalist projenin çıkarı, işçi sınıfının ve ezilenlerin yaşam sahasında faşizmi ve güvencesiz emek rejimlerini; savaş ve yeniden paylaşım ilişkilerini dayatmakta yatmaktadır.
Bunun yanında Rusya’nın da doktriner olarak “yakın çevre” olarak tarif ettiği eski Sovyet cumhuriyetleri bölgeleri, bu doktriner çerçeveyle yakın ilişkilidir. Rusya’nın hamlelerinin ise sadece “ideolojik[30] ya da pratik savunma” olarak ele alınamayacağı, kapitalist devletlerin genişleme yönündeki zorunluluklarının bir ürünü olduğu görülmelidir. Nitekim Rusya da kendi burjuvazisinin ve sermaye gruplarının hukukunu korumak adına bir çatışmanın odağı olmak yönünde hareket etmiştir.
Ukrayna, Rus gazının ihracatında Avrupa’ya geçişin stratejik transit konumlu bir ülkesidir. AB ve ABD odaklı siyasetin amaçlarından birisi de Rus enerjisine olan bağımlılığın azaltılması; Rusya’nın ise bu bağımlılığı siyasal ve jeopolitik bir silah olarak kullanması faaliyetlerinde belirleyici bir rol oynamıştır. Dolayısıyla Rusya – Ukrayna savaşı, önemli bir yönüyle sadece toprak savaşını değil pazar paylaşımı, enerji, ticaret ve lojistik hatları üzerindeki denetimin teminin içerir savaşları da bünyesinde barındırmaktadır.
ABD, bizzat kendi faaliyetleri yanı sıra Çin ile uzun vadeli bir siyasi ve iktisadi emperyal hegemonya mücadelesine girişmişken Rusya’nın bu noktada ayrı bir odak/kutup olarak kendisini inşa etmesini hedeflerinin önündeki tehlikelerden birisi olarak görmektedir. Rusya, Batılı emperyalist odaklarla girdiği çatışmada aldığı konumla birlikte aynı zamanda kendi ulusal burjuvazisi ve global işbirlikçilerinin çıkarlarını da savaş ve silahla tahkim etmeye çabalamaktadır. Her ne kadar Putin rejimi tarafından “Avrasyacılık” ya da Anti-Batı retorik tarifi etrafında “Batılı çürümüş liberal değerler” karşısında alternatif dili kullanılsa da ortada olan ideolojik arka plan sermaye diktasının üzerini örten milliyetçi bir örtüden ibarettir.
Netice itibariyle emperyalistler arasındaki ilişkiler, yukarıda izah olunan çerçevede salt birbirinin alternatifi ya da makbulü anlayışını benimsemeyi engellemektedir. Nitekim devrimci bir hattın inşası, bu odakların siyasal bağlamda analizi ve teşhirine bağlıdır. ABD-AB-NATO bloku tarafından örgütlenmek istenen işgalci askeri pratikler, enerji tekellerinin küresel sermayedeki konumunun tahkim edilmesi ve IMF – Dünya Bankası odaklı neo-sömürgeci neoliberal iktisadi girişimlerin karşısında durulmalı; Rusya, Çin, İran odaklı hattar ise Anti – Amerikancı zorunlu görünüm ve tutumun yol açtığı pratikler, bu görünüme rağmen gelişen sermaye birikimi rejimi, sınıfsal tahakküm ve bölgesel emperyal faaliyetler eksenli hareket ettiği gerçeğini değiştirmemektedir. Taktik dönemsel değerlendirmelerin getireceği somut adım ve pratikler ayrı durmakla, günün sonunda komünistlerin bu iki odakta somutlanmış halk düşmanı karaktere karşı üçüncü bir ezilenler ve emekçiler cephesi kurması görevdir.
Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya mücadelesi için faşizmle mücadelenin boyutlarından anlamlı bir tanesi de emperyalist bloklar arasındaki gerilime devrimci müdahale ve emperyalist blokların her birisiyle mücadeleye girişmektir. Devrimcilerin üçüncü yol olarak önerdiği önermelerin temelinde, enternasyonal mücadele, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve vekil savaşlarına – kapitalist yayılmacılığa karşı halkların eşitlik – kardeşlik mücadelesini büyütmek vardır.
E) Devletlerin, Neoliberal Kapitalizmin Dönüşümleri Neticesinde Aldığı Biçim ve Dünyada Faşizmin Neo Tezahürü: Devrim Neden Mümkündür?
Tüm bu çizilen çerçeve, basit bir tarih anlatısını değil siyasal, kültürel, ideolojik ve iktisadi bağlamdaki buhranın geliştiği noktanın vardığı nihayeti görmek içindir. Nitekim bu nihai – ancak süregelen – durum, dünya için neden devrimin mümkün olduğunun da cevabını kendi içerisinde barındırmaktadır.
An itibariyle dünya, sadece ekonomik bir krizin ve o krizin reçetelerinin tartışıldığı basit bir kaos düzleminde değildir. Siyasal egemenlik biçimlerinin ve bununla bağlantılı olarak siyasi iktidar biçimi olarak devletlerin – egemenlik aygıtlarının köklü dönüşümleri tarihe karakterini vermeye başlamıştır. Neoliberal kapitalist üretim tarzının kendi iç çelişkilerinden doğan krizleri yanı sıra emekçi sınıflar ve ezilenler nezdinde yarattığı tarihsel öfke birikimi nicel genişleme yanı sıra nitel sıçrama imkanlarını da içerisinde barındırmaktadır. Savaşlar, krizler, işgaller, “insani trajediler” ekseninde romantize edilen insanlığın “makus talihi” neoliberal kapitalizmin ideolojik ve iktisadi girişimleriyle maskelenemez hale gelmiştir. Bugün neoliberal kapitalizm, uzun süre boyunca denediği kapitalist tahakküm ilişkilerini sınıf dışı bir görünümle maskeleme çabasında kırılma yaşamaktadır. Neoliberal kapitalizmin küresel bağlamdaki formları, toplumsal rızayı yeniden inşa etmek noktasında ciddi bir siyasal krizin içerisine girmiş durumdadır. Bu rıza inşası krizine verilen düzen yanıtıysa küreselleşen noktada yükseliş gösteren-yaygınlaşan ve gelişen faşist terör pratikleri ve neo-faşist devlet formları/devlet aygıtlarının dönüşümüdür.
Bu faşist konumlanış ve faşizme meyletme hali, klasik faşizm tariflerinden – 20.YY faşizm tartışmalarından farklı olarak çok katmanlı bir ideolojik saldırganlığı içermektedir. Tek tip merkezi ideolojik militarizm ve milliyetçilik eğilimini aşacak pratiklerle merkezileşme eğilimi güçlenen, neoliberal devlet aygıtının sözde görünür kurumlarını pratikte tasfiye etmeye girişen (liberal insan hakları kuramının çöküşü ve liberal hukuk teorisinin pratikte tasfiyesi, mülkiyet ilişkilerinin korunması için “İnsana ilişkin değerlerin” yok sayılması) yürütme pratiklerininzor aygıtlarıyla harmanlanması – yargı faaliyetlerinin neoliberal iktisadi düzenle entegrasyona yöneldiği bir anlayış gelişmektedir. Bu gelişen faşizme meyletme ve faşist terör pratiklerinde faşizmin dijital kontrol ve medya alanındaki mutlak hakimiyeti yanı sıra emek cephesinin bileşenlerinin genişlediği oranda emek süreçlerinin toplam denetimini hedeflediği; göçmen, LGBTİ+, kadın düşmanı milliyetçilik üzerinden ideolojik hegemonyasını tahkim etmeye çabaladığı; düşman olgusu üzerinden rıza üretimini yeniden tesis etmeye çalıştığı bir inşa hali mevcuttur. Devlet aygıtları tarafından şu ya da bu şekillerde/boyutlarda geliştirilen faşist pratikler, küreselleşen sermayenin birikim rejimlerinin toplam çıkarlarını koruma fonksiyonuna yönelmiştir. Sınıf tahakkümünü örtmek için faşist terör pratiklerine ya da otoriter faaliyetlere sığınan devletler, sınıf tahakkümünü perdelemek için ezilenlere savaş açmıştır.
Bu durumu Türkiye özelinde incelemeden önce genel bir çerçevede değerlendirmekteki amacımız, süreçlerin yalnızca devletlerin tekil bağlamdaki iç politikalarına indirgenemeyecek düzeyde olmamasındandır. Neoliberal kapitalizmin kriz momenti, emperyalizmin odaklarındaki birikim faaliyetleri için dayatılan pratikleri yalnızca iç terör yöntemleriyle değil uluslararası faşist tahakküm ve saldırganlık mekanizmalarıyla değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Bugün, dünyamızda ve coğrafyamızda ezilenlerin ve halkların yaşamını kuşatan faşist terör, neoliberal kapitalizmin ölümünü ertelemek üzere ortak başvuru pratikleri geliştirdiği müşterek bir terör rejimidir.
Bu durumla bağlantılı olarak içerisinde yer aldığımız Ortadoğu coğrafyası, faşist pratikleri şu yahut bu boyutta içeren her türlü siyasal odağın pratiklerini dışarıya vurduğu en sert – kesintisiz uygulama alanlarından birisidir. Emperyalist paylaşım savaşlarının, karşı devrimci odakların örgütlenmelerinin ve ulusal mücadele hareketlerinin bastırılması suretiyle enerji – soygun – sömürü odaklı sürdürülen projelerin mekânı olarak coğrafyamız Faşist Terör Pratiklerinin Stratejik Şiddet Havzası olarak tarif edilebilecektir. Bu şiddet havzasında pratikleşen şiddet, sadece bir dış politik hamleler bütünü değil aynı zamanda Türkiye dahil bölge ülkelerinin kendi emekçi sınıflarına, proletaryasına, kadın, genç, LGBTİ+, çevre ve doğasına açtığı bir savaşın devamıdır. Bu noktada amacımız jeopolitik bir gerçeğe dikkat çekmek değil kurumsallaşmış faşist terör pratiklerine karşı genişleyen isyan cephesinin özneleriyle kesişen mücadele cephesinde ortaklaşarak kavga etmek gerekliliğidir. Bugün yaşananlar, sınırların yeniden çizilmesi ya da BOP eksenli basit bir emperyalist projenin hayata geçirilmesiyle sınırlı görülemeyecek biçimde insanlığın kurtuluşuna açılmış bir savaştır. Faşist rejimlerin sınır ötesi baskı faaliyetleri ve sermaye transferini silahla bekçilik ederek koruduğu bu düzen, neoliberal kapitalist düzenin sürdürülebilirliğini şiddeti odağa almış bir anlayışla sağlayabildiğini göstermektedir.
Bu saldırı bize bir mesaj verdiği kadar bir görev de yüklemektedir. Faşist pratiklerin ve neoliberal kapitalizmin emperyalist bağlamda geldiği noktanın kendi ölümünü ertelemeye yöneldiği kadar kendi mezar kazıcısını da örgütleme imkânı doğurduğu bir “an” yaklaşmaktır. Bu an tarihsel olarak kaçınılmaz olsa da kendiliğindenci olarak gelişemeyecek kadar müdahalenin gerektiği bir andır.
Bu müdahale, karşımızdaki ezenler cephesinin dönüşümü ve gelişim seyri (yukarıda izah edilmeye çalışıldığı üzere) bu denli gelişmişken statik mücadele, örgüt ve ideolojik tekrarla yenilgiye uğratılamayacaktır. Bugün politik, ideolojik, kültürel ve örgütsel yenilenmenin ne pahasına olursa olsun örgütlenmesi hangi saldırıya uğrayacağı söz konusu olursa olsun zorunluluktur. Marksizm’de değişmeyen tek şey diyalektik metotsa, bugünün insanını, iktisadını, düzenini ve örgütünü diyalektik metotla analiz ettiğimiz somut durumlara göre yeniden inşa edeceğiz. Tarihe ve krize müdahalemiz geçmişi dışlamayacak ancak geçmişin tekrarlarıyla vedalaşacak; geçmiş pratiklerin izdüşümlerini yeni bir toplumsal mertebede örgütlemeyi başaracak şekilde ilerletilecektir.
Günümüz insanın, iktisadının, kültürünün ve toplumunun örgütü, yapılmayanı yapmaya cüret etmek suretiyle inşa edilecektir. Kitlelerle uzlaşmayacak ancak kitlelerin maruz kaldığı altyapı-üstyapı[31] ilişkilerinin günümüzde vuku bulduğu şekillerin de görmezden gelindiği ideolojik tekrarlardan kaçınacağız. Günün ezilenler bileşimini, sınıf kompozisyonunu ve insan dönüşümünü içerecek bir örgütsel hamle için tarihsel referansları tekrar etmeyecek ancak örgütsel çeşitli referans zeminleri üzerinde ileri atılımlar gerçekleştireceğiz.
Günün Türkiye’sini bu metot ile anladığımız dünya içerisinde konumlandıracağız. Ezenlerin zulmüne karşı sıra ezilenlerin öfkesinin konuşmasına geldi. Parolamız net: Günümüz Türkiye’sinde ve günümüz dünyasında bambaşka bir hayat istiyoruz. Devrimi düşlüyoruz!
[1] GATT (General Agreement on Tariffs and Trade) – Gümlük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması: Sınıf ilişkilerini uluslararasılaştırma aracı olarak küresel ölçekte artı – değer dolaşımını güvence altına almaya/kolaylaştırmaya yönelmiştir. Marx’ta ifadesini bulduğu üzere ticaret yoluyla sermaye yayılımının icrasının bir tür modern formasyonuydu.
[2] Fordist Üretim Modeli – Fordizm: 20.YY başlarında Ford Motor Company’deki üretim yöntemleri sebebiyle bu isimle anılan ancak 1945 ve sonrasındaki kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu kapitalist dünyada uğradığı krize kadar kabul gördüğü varsayılan model.
[3] KODEY: Sermaye bileşimindeki artışın temelde yarattığı sonuç metaların daha çok değersizleşmesidir. Sermayenin bileşimindeki bu artış tek tek bazı sektörlerde değil fakat belirleyici alanlarda veya toplam sermayenin organik bileşimini yansıttığı varsayılan alanlarda gerçekleşirse, artı değer oranı sabit veya artıyorken dahi genel kâr oranında bir düşüş yaratmaktadır. Maliyet artışı, kar oranlarının düşme eğilimine girmesiyle ilişkilidir.
[4] 1973 ve 1979 Petrol Krizleri: 1973 Petrol Krizi, Ekim 1973’te başlayan Arap – İsrail savaşında OPEC’in Arap ülke üyelerinin petrol ambargosu ilanı üzerine petrol ihracatını kısıtlamasından kaynaklanmıştır. Petrol fiyatlarının 4 katına çıkmasıyla birlikte batı ülkelerinin önemli bir kısmında enflasyon ve resesyon yaşanması ortaya çıkmıştır.
1979 petrol krizinde ise İran İslam Devrimi neticesinde yaşanan siyasal gelişmelerin 1973’teki gibi enflasyon, durgunluk gibi etkenler seyrinde Batılı ekonomileri vurması üzerinden gelişti.
[5] Dönem itibariyle petrol, tüm sanayi üretimi adına temel girdi görevi gördüğü için üretim maliyetlerinin artışına sebep olmuştur. Krizin dinamiğinin bir boyutu burada yatmaktadır.
[6] Bu durum kapitalist üretimin tek ayırt edici yönünün kar odaklı üretim olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü kar, kapitalizm öncesi toplumsal dönemlerde de elde edilebilmekteydi. Kapitalist düzlemde kar ifadesiyse sermaye birikimi işlevinin üstlenilmesiyle vücut bulmuştur.
[7] Hayali Sermaye: Mülkiyet sahiplerinin bir sermayeleştirilmesi. Mallarda veya üretim faaliyetlerinde direkt olarak bir maddi karşılık taşımamakla birlikte sermayenin dolaşımı ilkesi bağlamında dolaşıma sokulan parayı ifade etmektedir. Sermayenin alacak hakkını temsil eden mülkiyet senetleri olarak sermaye kağıtları, gelecekteki artı değer üretiminde pazarlanabilir bir haklar bütünü olarak görülür. – (Kapital III.Cilt baz alınarak.)
[8] Thatcher dönemindeki dev kamu işletmelerinin özelleştirmeleri bu çerçevede okunmalıdır.
[9] There is no alternative (Thatcher tarafından 1980’lerde kullanılan slogan. Liberal kapitalizmden başka alternatif olmadığını ifade etmeye çalışan bu slogan, kültürel ve siyasal hegemonyanın da inşasının rolünü göstermesi bakımından önem arz etmektedir.
[10] David Harvey, Harvey, mekân-zaman sabiteleri yaklaşımında ilk olarak aşırı sermaye birikiminin, sermayede değer kaybına yol açacağını ifade eder. Aşırı sermaye birikiminin değer kaybını frenlemek içinse, sermayenin aşırı kısmını üretimden çekmek gerekir. Çünkü bu süreçte üretimde de ihtiyaç fazlası olacak ölçüde aşırılık vardır. Artık sermayenin değer kaybını önlemek için mekâna yönlendirerek yeni değer yaratımının takip edileceğini savunur.
[11] Dot Com Bubble olarak tarif edilen bu olay, 1990’lı yıllardaki teknoloji ve bilişim sektörü firmalarının piyasa değerlerinin spekülatif yüksek değerlemelerle şişirilmesi neticesinde 2000 yılında “patlaması” olarak tanımlanabilecek bir olaydır. 2000 yılında teknoloji şirketlerinin işlem gördüğü NASDAQ borsasında senetlerin büyük değer kaybı yaşamasıyla sonuçlanmıştır.
[12] Doğu ve Güneydoğu Asya’nı etkisi altına alan Tayland mer1kezli başlayan kriz. Konsensüsün burada da önemli düzlemde etkisi olduğu verilerle sabittir.
[13] Neoliberal Kapitalizm’in Türkiye ölçekli yansımaları ve krizlerin ele alınışı Türkiye başlığında ayrıca değerlendirileceğinden burada yer verilmemiştir.
[14] Devlet aygıtının sermaye lehine ve namına yeniden yapılanma süreci, Marksist faşizmin kuramsal tarifine birebir uymamakla birlikte faşist karakteristik özellikler taşıyan müdahale biçimlerinin önünü açan bir hamle olarak da değerlendirilebilir.
[15] Bu bölümde yer alan faşizm kavramı, yer yer otoriter sağ pratikleri de içerecek şekilde anılmıştır. Marksist literatürde faşizm, burjuvazinin kriz dönemlerinde kendi sınıfsal tahakkümünü doğrudan diktatörlük biçiminde yeniden inşası olarak ele alınabilecekse de faşizmin neo tezahürlerinin bu klasik tanımı aşan pratikler içerisinde yer aldığı düşünülmektedir. Bu bağlamda faşist eğilim ya da faşizme meyletmek gibi ifadeler, ön belirtileri tarif etmek için kullanılmıştır.
[16] Buradaki tarifler tarihsel uğrakları kendi içerisinde tutarlı bölümlere ayırmaya çalışmaktan ibaret olup faşizmin, siyaset bilimindeki bir kısım söylemle birlikte sağ popülizm (kimisine göre neo-faşizm) olarak birden ortaya çıktığını ifade etmemektedir. Faşist dalganın varlığı, gelişim seyri ve tarihsel durakları daha öncesinde ve de var olur halde günümüzdeki uğraklarına farklı şekillerde ulaşmış olup Türkiye başlığında ayrıca ele alınacaktır.
[17] Bu süreçleri Gramsci’ye atıfla pasif devrim olarak adlandıran eğilimler mevcuttur.
[18] M. Foucault tarafından ifade edilen “panoptikon” yaklaşımı ve panoptik toplum kavramsallaştırması bu durumun anlaşılması için elverişli bir teorik zemin sunmaktadır.
[19] Parça başı iş üzerinden örgütlenen ya da esnek iş ekonomisi olarak tarif edilebilecek bu ekonomi, projeleri odağa olan daha kısa süreli yahut çağrı bazlı yapılan iş ve eylemler etrafından örgütlenen bir ekonomik model olarak tarif edilmektedir. Daha esnek ve bununla bağlantılı olarak daha güvencesiz bir ekonomik model örgütlenmektedir.
[20] Bu başlıklara ilişkin geniş talepler, analizler, özgürlük mücadeleleri gibi unsurlar alanlar tarafından ayrıca kaleme alınacağı için kesişime ilişkin genel mahiyette kısa bir çerçeve çizilmekle yetinilmiştir. Patriyarkal Kapitalizm, Queer Marksizm gibi alan tartışmaları yanı sıra özgürlük taleplerinin soyut ve somut tezahürleri ayrıca değerlendirme konusu yapılmalıdır.
[21] Türkiye’nin bu konudaki iç dönüşüm süreci ve yapısal nitelikleri, ikinci bölümde ayrıca incelenecek olduğundan bu başlıkta detaylandırılmamaktadır.
[22] ABD Devlet Başkanı Trump’ın Gazze sakinlerine yönelik planlarının bu çerçevede okunması gerekmektedir.
[23] BOP ve Türkiye ilişkisi, Türkiye ve bölge başlığında ayrıca değerlendirilecek olup burada konu ele alınmamıştır. İlgili başlıkta genel bölgesel güç odaklarının amaç ve pozisyonları değerlendirilmeye çabalanmaktadır.
[24] Ukrayna Savaşı, Suriye Savaşı’na Rus müdahalesi, Afrika’nın belirli ülkelerinde Wagner isimli grupla birlikte gerçekleştirilen müdahaleler, Orta Asya ve Kafkaslar’da yürütülen faaliyetler bunun önemli dışa vurumlarıdır.
[25] BRI: Çin tarafından altyapı yatırımlarının global çapta geliştirilmesi suretiyle kurulmak istenen ticari hegemonya faaliyeti. Klasik askeri işgallerden olmayıp bir tür dolaylı işgal ve ihracat ağlarıyla dünyaya entegrasyonu hedefleyen bir emperyalist yeniden paylaşım müdahalesi olarak tarif edilebilir.
[26] Tayvan’da sermayenin dünya çip üretimindeki rolü de önemli bir veridir.
[27] QUAD (Tr. Dörtlü Güvenlik Diyaloğu) ABD, Hindistan, Japonya ve Avsutralya tarafından oluştulan Hint-Pasifik’teki Çin varlığına karşı koymayı hedefleyen bir tür ititifak.
[28] JP Morgan Chase ve BlackRock odaklı Ukrayna yeniden yapılanma bankasının faaliyetleri örneklendirilebilmektedir.
[29] Küresel değer zinciri üzerinden izah olunursa, üretim ve montaj odaklı süreçler maliyetin düşük olduğu noktalara akıştayken finansallaşma noktasında güçlü emperyalist odaklar yüksek katma değerli işlerle hemhal olmuştur.
[30] Özellikle Donbass bölgesindeki Rus menşeili ulusal topluluklar nezdinde neo-nazi tehdidi (bu unsurlar Ukrayna cephesinde kısmen ya da belirli oranda bulunsa dahi) tek başına Rusya’nın meşru gerekçesi olarak ele alınamayacaktır. Nitekim Marksist çerçevede savaşların ve emperyalist çatışmaların sınıfsal, ideolojik, iktisadi yönü çok katmanlı ve uluslararası sermaye birikim ilişkileriyle doğrudan ilintilidir.
[31] Devletin üstyapı alanındaki rolü, Althusser’de atfını bulduğu üzere ideolojik aygıtlar kavramına benzemekle birlikte biz burada aygıtların işlevlerini burjuvazinin sınıf tahakkümünü yeniden üretmek anlamında Leninist devlet teorisinin temel perspektifiyle bağlantılı olarak ele almaktayız. Nihayetinde bu hususların birbirini dışlamadığı kanaatini taşımaktayız.
