Türkiye’de Neoliberal Kapitalizmin Gelişim Seyri – 1940’lardan 24 Ocak 1980’e Giderken

1940’lar’dan 70’lere: Emperyal İlişkilerin Derinleşmesi ve Dışa Açılım Süreci

1940’lardan 70’lere uzanan süreç, emperyalist ilişkilerin derinleşmesi ve Türkiye’nin dışa bağımlı karakterinin kurumsallaştığı önemli bir eşiktir. Aynı zamanda NATO isimli suç örgütünün üyeliğiyle birlikte emperyalist tahakkümün askeri-ideolojik formasyon kazandığı bu dönem, sol odakların yükselişiyle birlikte karşı devlet refleksiyle faşist terör pratiklerinin yükselttiği bir tarihsel momenttir.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınmış bulunan bağımlı kalkınma anlayışı ve sermaye birikim süreçlerinin Kemalist restorasyon girişimleriyle devlet eliyle kurumsallaşması akabinde 1940’lı yıllar Türkiye’nin emperyalist tahakküm ilişkileriyle doğrudan entegrasyonu sürecine evrilmiştir. Bu entegrasyon süreci sadece dış politika kararları anlamında bir bağımlılık anlamına gelmiyor olup iktisadi, ideolojik, kültürel ve toplumsal düzlemlerde de bağımlılık ilişkilerinin kalıcılaşmasına doğru bir seyir izlemiştir.

Özellikle emperyalist ikinci paylaşım savaşı akabinde dünya kapitalizminin yeniden yapılan süreci, paralel olarak Türkiye’nin de ABD emperyalizmi odaklı yeni uluslararası düzene entegrasyonunu hızlandırmıştır. Bu dönemde temel belirleyiciler olarak Truman Doktrini, IMF süreci, Marshall Yardım Planları ve nihai olarak NATO’ya katılımla birlikte gelişen kurumsallaşma hali göze çarpmaktadır. 1948 OECD üyeliği de bu dönüşüme ilişkin bir dış dayanak teşkil etmektedir.

Savaş döneminde büyük oranda içine kapalı şekilde, devlet odaklı ekonomik faaliyetlerin sınırlarına gelinen Türkiye’de özellikle 1946 yılından itibaren piyasa güçlerine dönük açılımlar ve liberalleşme adı altında gerçekleştirilen vurgulamalar öne çıkmıştır. Özellikle Marshall Yardımları esaslı gelen dış destek, iç pazara dönük üretim anlayışından ihracata yönelik kalkınma planları yanı sıra tarımda makineleşme faaliyetleri ve köylülük alanlarında dönüşüm gibi çeşitli adımlara vesile olmuştur.

1946 sonrasında emperyalist entegrasyon süreci, bir noktada Türkiye’nin sanayi altyapısının inşasını da engelleyen yapısal bağımlılık ilişkilerini tahkim etmiştir, bağımlı kalkınma modelinin damarlarını beslemiştir. Özellikle 1960’lı yıllar sonrası İthal İkameci Sanayileşme[1] modeliyse bu bağımlılığı aşmak bir yana dursun ithal girdileri temel alan bir tür yarı – sanayileşme süreciyle dışa bağımlılık olgusunu yeni biçimlerde tekrar üretmiştir. Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla net bir hammadde ihracatçısı olmasa da belirli hammaddeler nezdinde ihracat faaliyeti sergiledi.

1948’den 50’lilere uzanan süreçte Marshall yardımlarının tarım faaliyetlerinin modernize edilmesi için kullanılması, kır alanında dönüşüm[2] anlamında ciddi sonuçlar doğurdu. Kalkınma vizyonunun bu dönem için iç pazara dönük faaliyetler içermekle birlikte dış kaynaklara bağımlı odluğu göz önünde tutulmalıdır. Ayrıca gelişen bu süreç, köylülüğün üretim yapısında yarattığı bozulmayla topraksız yedek işgücü kitlesinin artmasına vesile olmuştur. 1950’lerden 70’lere gerçekleşen kırsal bölgelerden kente yönelik göçler yanı sıra borçlanma ve kredi sistemlerinin küçük köylüyü zayıflatması da ilgili durumu güçlendirmiştir. Marshall yardımları kapsamında traktör, ilaç, tohum gibi maddelerin ABD üretimi olması tarımsal üretimin odağına dış girdileri yerleştirmiş ve bununla bağlantılı olarak dışa bağımlılığı arttırmıştır.

Tüm bunlar yanında Demokrat Parti iktidarıyla birlikte sermaye birikim rejiminin anlamlı düzeyde tarım odaklı genişleme ve dış borca dayanan finansman ilişkisiyle inşa edilen inşaat, ticaret, altyapı faaliyetlerine yaslanması; sanayi yatırımlarının ikinci planda kalmasına vesile olmuştur. Netice itibariyle Türkiye’nin bu dönemdeki ekonomik gelişimi sanayi odaklı olmaktan ziyade hizmet ve tarım odaklı bir büyüme modeli ilişkisi içinde şekillenerek bağımlılık ilişkileri daha da kalıcılaşmıştır.

Türkiye’nin NATO’ya Girişi: Türkiye’nin NATO bünyesine katılması sadece bir güvenlik politikası ya da tercihi olarak adlandırılamayacak olup aynı zamanda emperyalizmin askeri-ideolojik dayatmalarına entegrasyonun da kurumsal bir ifadesi olmuştur. Özellikle bu karar akabinde artan askeri faaliyetlere ilişkin bütçe, kamunun öngörülen ve örgütlenen bütçesinin de bu doğrultuda gelişmesine vesile olmuştur. ABD emperyalizminin üsleriyle birlikte Türkiye topraklarındaki direkt varlığı, emperyalizmin fiziki varlığı yanı sıra askeri eğitim, tatbikat, istihbarat örgütüyle ilişkiler ve harp mekanizmaları nezdinde TSK’nin NATO yapısına entegre gelişimine vesile olmuştur.

Özellikle NATO’ya yönelik entegrasyonla birlikte gelişen ordunun siyasete müdahaledeki rolü, emperyalist odakların “iç tehdit” algısındaki “komünizm” tehlikesine karşı da örgütlenmiştir. Anti – Komünist konsept, devlet kurumlarının yanı sıra 1960 sonrası sol odağa karşı örgütlenen kontrgerilla faaliyetleri, Özel Harp teknikleri ve sivil faşist terör odakları örgütlenmelerinin de altyapısını inşa eden zemindir.

Bu tarihsel dönem, devlet aygıtı ve emperyalist odakların bu eksende sola yönelik estirdiği terörü kurumsallaştırmaya çalıştığı bir dönem olmuştur. Sol odakların yükselişi karşısında devlet aygıtı, NATO destekli çeteleri ve kontrgerilla odaklarını solun karşısında örgütlemeye çabalamıştır.[3]

İktisadi Yapıda Planlı Kalkınma Faaliyetinin Sınırları: 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin sermaye içi klik değişiminin müdahalesi olması yanı sıra Anayasal düzlemde yaratmış olduğu göreceli rahatlık ortamı, 1961 Anayasasıyla göreceli bir demokratikleşme hamlesiyle somutlanmıştır. Ancak bu durumun gerçek bir demokratikleşme hamlesi olmaktan ziyade etki ve iddiası yükselen emekçi sınıflar ve öğrenci hareketlerinin taleplerinin düzen içine çekilmesi çabasından ibarettir. Türkiye’de sınıfsal çelişkilerin derinleştiği bu süreçler, aynı zamanda sermaye birikim rejimi ve süreçlerinin de devlet nezdinde yönetme kapasitesinin sınandığı bir tarihsel dönem olarak gerçekleşmiştir. Devletin yeniden organizasyonunda 1950’li yıllardaki tarım odaklı ve dış borca dayalı genişleme modelinin yerine getirilmek istenen İthal İkameci Sanayileşme modeli, kapitalizme yönelik bağımlı karakteri aşmak yerine onu yeni şekillerde üreten bir faaliyet olarak gerçekleşmiştir.

1963-67 yılları (1.Kalkınma) ve 1968-72 (2.Kalkınma) planları kapsamında devlet odaklı sanayileşmenin teşvik edilmesi; kamu öncülüğündeki altyapı yatırımlarının desteklenmesine yol açmıştır. Ancak bu şekilde gelişmesi umulan sanayileşme, büyük oranda ithal girdilere dayanan ve iç pazarı hedefleyen bir çerçevede sınırlı kalmıştır. Bu dönem, dış ticaret açığının büyüdüğü; bununla birlikte sermaye birikiminin dış borç ve kaynak girişi üzerinden sürdürülebildiği bir hali almıştır. Düşük ücretli emek rejiminin olağanlaştığı bu düzen, sınıfsal sömürünün şiddetini yükseltmiş; artı-değer gaspının da önemli boyutunun uluslararası kapitalist odaklara, ithalatçılara ve finansal aracı kurumlara transferi yoluyla önemli bir sömürü rejimine vesile olmuştur.

İktisadi yapıda gözlemlenen ve gerçekleşen bu değişimlerin büyük oranda sınıf çelişkilerini de derinleştirerek sınıf mücadelesinin yükseldiği bir döneme vesile olduğu açıktır. İşçi sınıfının kendi örgütlülüğünü inşa etmeye yöneldiği ve sınıf karşı çıkışlarını örgütlemeye başladığı bu süreç, 1968 öğrenci hareketleriyle birlikte birleşik bir şekilde devrim mücadelesini politik zeminde belirginleştirmiştir.

1970’li yılların başında sanayi üretiminin büyük ölçüde ithal girdilere bağımlı oluşu yanı sıra bu durumun dış ödemeler dengesinde sürekli açık yaratması, ithalat sıkıntısı yanında enflasyonun halkın yaşamında doğrudan etkiler hissettirmesine vesile olmuştur. Emek yoğun sektörlerin düşük ücretlerle kendisini sürdürdüğü bu dönemde artı-değer sömürüsünün yoğunluğu yükselmiş; sermaye birikim rejiminin sürdürülebilirliği emek maliyetlerinin düşük olmasıyla doğrudan ilişkili hale gelmiştir. Bu koşulların yarattığı içsel çelişkiler ise (sınıf mücadeleleri) kapitalizm nezdinde IMF ve “istikrar” programlarını “tartışılır hale getirmiştir.

1968’de öğrenci hareketleri nezdinde küresel devrimci dalgalanmanın yükselişi, Türkiye’de de hissedilir etkisiyle birlikte siyasal sonuçlar doğurmaya başlamıştır. Özellikle 15-16 Haziran 1970’te[4] burjuvazinin devlet aygıtına karşı büyük direniş neticesinde işçi sınıfının tarih sahnesindeki güçlü karşı çıkışı, işçi sınıfı – burjuva devlet aygıtı çatışmasında da tarihsel bir dönemece işaret etmiştir. 1970’lere ilerlerken sol içindeki düzen içi ve reformist TİP merkezli çizginin yetersizliği, devrimci kopuş sürecinin zeminlerini de hızlı bir şekilde güçlendirmiştir. THKO, THKP-C ve TKP/ML nezdinde Deniz, Mahir ve İbrahimlerin militan kopuşu bu çerçeve değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak 12 Mart Askeri Faşist Müdahalesine giden süreç içerisinde ayırt edici unsurlar olarak şu hususlardan söz edilebilecektir:

  • Döviz darboğazının, ithalat için gereken sermaye hareketlerinin kısıtlanmasına sebebiyet vermesi
  • Sanayi üretimindeki makine ve ekipmanlar gibi girdilerin yani temel unsurların ithalat bağımlı oluşu üretim sürekliliğini kırılgan hale getirmesi,
  • Dış ticaret açığının artışıyla birlikte dışarıya bağımlılığı derinleşen bir iktisadi yapının gelişim seyri izlemesi,
  • İthal ikame modelin sınırlarının görünür olmasıyla birlikte içerde düşük ücretli emeğe dayalı sermaye birikim rejiminin seyri; dışardan sağlanan akışın ise emperyalist döngüyle kurduğu sıkı bağlar; bu bağlar sayesinde Türkiye’nin iktisadi ve siyasi içsel krizleriyle emperyalist sistemle olan yapısal bağımlılık arasındaki çelişkilerin yükselişi[5],
  • Sermaye sınıfının iktisadi kriz koşullarında artı – değer gaspını koruyabilmesi adına işgücü rejimi üzerindeki baskı faaliyetlerinin yükselişi; ücretlerin baskılanması ve sendikal faaliyetlere dönük saldırıların pratikleşmesi,
  • Yükselen 1968 hareketleriyle ilişkili olarak gelişen sol siyasal odaklaşma karşısında devletin stratejik konumlanmasının sadece 1971 nezdinde bir darbe değil aynı zamanda emperyalist odaklar tarafından Türkiye işçi sınıfı ve devrimci hareketini bastırmak üzerine devletin yeniden organizasyonunu hedefleyen bir müdahale şeklinde gerçekleşmesi[6],
  • Emperyalist açık ve gizli işgal pratiklerinin sadece iktisadi tahakküm olarak değil, ideolojik ve askeri boyutları da içerek şekilde kurumsallaşmaya başlaması,
  • Türkiye’de kurumsallaşan kapitalizm süreçlerinin sadece piyasa eksenine değil zor aygıtı eksenine de dayandığını gösteren bir zeminde teşekkül etmesi,
  • İşçi, köylü ve gençlik hareketlerinin devrimci kopuşu yani Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin odaklaştığı devrimci özneleşme, büyüyen potansiyele karşı devletin “önleyici imha faaliyetlerinin” devreye koyulduğunu göstermesi,
  • 12 Mart 1971 faşist askeri müdahalesiyle birlikte özellikle 12 Mart dönemi sonrası faşist terör yöntemlerinin “hukuk rejimi içerisinde de” olağanlaştığı bir döneme evrilmesi; bu dönemin bir nevi 1980 Askeri Faşist Cuntası ile tahkimi hedeflenen neoliberal kapitalizm inşasının ön hazırlık süreci olarak da işlemesi,[7]

Bu açıklamalar ışığında Türkiye’nin dış ekonomisinin dış borç – finans ve ithalat sarmalında örgütlendiği; bu bağın ekonomik, askeri, ideolojik aygıtlar düzeyinde kurulduğu bir dönemden bahsedebiliriz. Sınıf mücadelesinin niteliksel yükselişi de devletin sınıf tavrı olarak 12 Mart’ın ideolojik ve kurumsal hazırlığını hızlandırmıştır. Bu bakımdan 12 Mart 1971 dönemine giden süreç, neoliberal kapitalizmin ideolojik bağlamda bir tür önsöz olarak karşı devrimci hamlesinin hazırlık süreci olarak işletilmiştir. Bu bakımdan devrimci hareket için ise sadece talep odaklı değil aynı zamanda devrimci bir iktidar hedefiyle hamlelere geçildiği bir konjonktürün yükselişi dönemi olarak tarif edilebilecektir. Dolayısıyla 12 Mart 1971 askeri faşist müdahalesiyle gerçekleştirilen sadece bir düzene “balans” sağlamak faaliyeti değil aynı zamanda neoliberal kapitalizme doğru evrilecek olan düzene ilişkin bir tür yol temizliği olarak devrimci öznelliğin tasfiyesi girişimidir. 1970’li yıllarda, Türkiye açısından sınıf mücadelelerinin keskinleşmesiyle birlikte sistemsel krizlerin de arka arkaya gelişimi, burjuva devlet aygıtının emperyalist odaklarla bir olarak karşı-devrimci çözüm olanakları aradığı bir tarihsel eşik olmuştur. Özellikle sınıf hareketlerinin yükselişi ve devrimci kopuşun kitleselleşme ihtimali barındırdığı tehlikesi 12 Eylül 1980 faşist cuntasına giden yolun önemli yapıtaşlarındandır.

Emperyalizmin açık ve gizli işgali, NATO’cu devlet aygıtının işbirlikçi sınıfsal yapılarla iç içe geçmişlik üzerinden Türkiye’deki devrimci olasılıklara savaş açmıştır. 12 Mart 1971 askeri faşist müdahalesinin de direkt olarak devrimci özne ve örgütleri hedef alması, emperyalist odaklarını dayattıklarının yaşatılması yanı sıra IMF’nin dayattığı istikrar programları ve özelleştirme girişimlerinin önünün açılması suretiyle Türkiye’yi neoliberal kapitalist rejime geçişin adımlarına sevk etmiştir.

12 Mart’tan 12 Eylül 1980’e: Neoliberal Kapitalizmin 
İnşasına Doğru Giderken Burjuva Devlet Aygıtının 
Yeniden Organizasyonu

12 Mart faşist müdahalesiyle ilan edilen muhtıra, bir nevi emperyalist bağımlılığı olan sermaye sınıfının yükselen halk hareketi ve devrimci kopuşa karşı verdiği stratejik bir yanıt olarak ele alınmalıdır. Özellikle “anarşi ve terör” kavramının arkasına sığınılarak esas olarak sınıf hareketinin siyasal karakter kazanması ve devrimci örgütlerin stratejik anlamda özneleşmesinin engellenmesi hedefe alınmıştır. Dolayısıyla devrimci örgütlerin tasfiyesiyle birlikte aynı zamanda sınıf çatışması nezdinde devrimci siyaset halk nezdinde kriminalize edilmeye çabalanmıştır.

1970’li yılların ortalarına doğru gelindiğinde global olarak kapitalizm, 1973 Petrol Krizi’nin tetiklediği krizi yaşamış olup Türkiye’nin bağımlı iktisadi yapısı nedeniyle krizin yaşanması daha da hissedilir olmuştur. Kamu açıklarının büyümesinden sanayi üretimindeki duraklamaya, enflasyon ve yaşam koşullarının maddi anlamda zorlaşmasına kadar yaşanılan çelişkiler, devlet aygıtının yeni girişimlere ve organize biçimlerine yönelmesi ihtiyacını doğurmuştur. Türkiye, dünyadaki sermaye birikim rejimi için yeni arayışın zorunlu kıldığı bu sürece ve “sözde çözüme” yani neoliberal yeniden yapılanma modeline kırılgan bağımlılık düzeyi yüksek bir ekonomiyle entegrasyona yönelmiştir.

Özellikle İthal İkameci Modelin sınırlarının belirginleşmesi ve krizleriyle birlikte burjuvazi ve yerli işbirlikçileri, çözüm olarak piyasa serbestleşmesi, dışa açılma ve emek gücüne yönelen maliyetlerin düşürülmesini içeren bir yeniden yapılanma sürecinin de örgütlenmesine ön ayak oldular. Nitekim Türkiye burjuvazisi ve onun ideolojik- iktisadi temsilcilerinin yeni birikim rejiminde emeğin örgütsüzleştirilmesi yanı sıra kamu sektörünün tasfiyesiyle birlikte iç pazarın dış rekabet zeminine açılması gibi neoliberal ilkelerin öz hazırlık çabaları görünür olmaya başlamıştır.

1970’lerin ortalarına doğru Türkiye’de burjuva devlet aygıtının ideolojik aygıtları vasıtasıyla toplumsal yönlendirme kapasitesinin hızla zayıflaması söz konusu olmuştur. Özellikle devrimci hareketlerin yeniden toparlanma süreci yanı sıra sınıf mücadelesinin artık sadece ekonomik taleplerle sınırlı kalmaması; doğrudan siyasal alanla da ilişkili hale gelmesi önemli bir etken olmuştur. Aynı zamanda yükselen faşist terör, çelişki ve çatışmaların çok boyutlu siyasal örgütlenme mücadeleleri olarak da vuku bulmasını sağlıyordu.

CHP’nin 1973 ve 77 seçimlerinde güttüğü “ortanın solu” politikası, sınıfın taleplerinin düzen içi eğilimlerle taşınarak sınırlandırılması amacını gütmüşse de sermaye odakları tarafından devlet aygıtının “sola meyil edebileceği” olarak da değerlendirildiği bir dönem gerçekleşmiştir. Özellikle patronların ve örgütlerinin “istikrar” söylemini yoğunlaştırdığı bu dönem, burjuvazinin ve aygıtlarının devrimci hareketi ve sınıf mücadelesini demokratik sınırlar dahilinde engellemesinin mümkün olmadığı kanaatine de dayanıyordu. Dolayısıyla sivil faşist şiddet odaklarının yaygınlaştırılması ve örgütlenmesi, burjuvazinin de çıkarlarıyla uyumlu olarak gerçekleştirilmiştir.

1975-1980 yılları arasında faşist terörün yükselişi ve devrimci güçlerin mücadeleleri, sermaye sınıfının ideolojik krizine karşı sistematik bir karşı-devrimci iç savaş dönemi olarak tarif edilebilecektir. MHP güdümlü faşistler tarafından sokaklarda örgütlenen faşist terör yanı sıra Maraş, Çorum, Malatya gibi yörelerdeki Alevi – sol sosyalist odaklara yönelik faşist terör saldırılarının organizasyonu; tüm bunlar yanında devlet aygıtının güvenlik bürokrasisiyle faşist paramiliter örgütlerin iç içe geçmiş olması devrimci odaklara yönelik imha süreci olarak örgütlenmeye çabalanmıştır.[8] Dolayısıyla Kontrgerilla – Özel Harp Dairesi – MHP – Polis – NATO eksenli iç içe geçmiş bir blok inşa edilmiş olup esas hedef devrimci ve toplumsal hareketi ezerek neoliberal iktisadi dönüşümün önünü açmak olarak örgütlenmiştir. Bu bağlamda ’80 dönemine yönelen süreçte sürdürülen faşist terör faaliyetleri, sınıf örgütlülüğünü tasfiye ederek yarattığı korku iklimiyle mücadeleyi bireyselleştirmeyi, devrimci hareketin izolasyonunu ve neoliberal yeniden yapılanmaya karşı toplumsal direniş imkanlarının önceden tasfiyesini esas almıştır. Bu bakımdan faşist terör dönemi sadece dönemin sert koşulları olarak değerlendirilemeyecek düzeyde burjuva sınıfsal dönüşüm projesinin sistematik bir karşı devrimci saldırı stratejisidir.

Solun kitlesel imhasına yönelen bu faşist terörün sistematik saldırıları, devrimci hareketin militan hattını ve kitleselleşme imkanlarını yok etmeye yönelmişti. Dönem itibariyle devrimci hareketin ideolojik çatışmaları ve örgütsel çok parçalılığı, faşist terör ve karşı devrimci iç savaş sürecinin şiddetine karşı birleşik bir strateji oluşturulması ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Fraksiyonlaşma ve örgütsel rekabetin yarattığı kitle bağlarının zayıflaması sonucu, direnişin daha çok savunma odaklı olması ve militan faaliyetin stratejik çizgiye dönüşmemesi yanı sıra dünya devrimci hareketinin yaşadığı ideolojik kamplaşma, yarattığı stratejik boşlukla birlikte 12 Eylül Askeri Faşist Cuntasının ezici zaferine zemin teşkil etmiştir.[9]

1978-80 Sürecinde Neoliberal Kapitalist Geçiş İçin Örgütlenen Dönüşüm Süreci: 1975 ve 1978 yılları arasında Türkiye’deki ithal ikame modelin üretim bandında ciddi bir tıkanma yaşadığı dönem, ithal girdilere yönelik bağımlılık sebebiyle sürdürülemez bir ekonomik kriz ortamına vesile olmuştur. Özellikle kar oranlarının düşüşü, kamu maliyesinin sarsılışı, enflasyonun ve fiyat artışları karşısında reel ücretlerin kaybı, işsizlik, iç ve dış borç stoklarının hızla artışı Türkiye’de kapitalist inşada rejimin, emperyalist sistem karşısındaki konumunun birikim rejimi krizidir.

1970-1978 yılları arasında IMF ile Stand By[10] anlaşmaları gerçekleştirmeyen Türkiye, 1978 yılından 1980 yılına kadar IMF ile birer yıllık stand-by anlaşmaları gerçekleştirmiştir.[11] Başlatılan IMF Stand By süreciyle birlikte sadece uluslararası mali kuruluşların müdahalesi değil sermaye sınıfının krizden çıkış için çözüm yolları arayışının dışa vurumu görülmektedir. Özellikle kamu harcamalarının daraltılması, kamu yatırımlarının ve tarımsal desteğin kısılması, döviz kurlarında sağlanacak esneklik gibi neoliberal politikaların gündeme gelmesi söz konusu olmuştur. Bu durum, sermaye birikim rejiminin odakları tarafından KİT’lerin yük olarak görülmesi ve sendikal mücadelenin devlet aygıtıyla tasfiye dilmesi stratejisinden bağımsız değildir.

24 Ocak 1980 Kararları: Türkiye’de Neoliberal Kapitalizmin Manifestosu

IMF ile sürdürülen stand-by müzakereleriyle birlikte sermaye sınıfının KİT’lerden çekilme, döviz serbestliği ve ücret baskısı gibi hedefleri kurumsal olarak dayatılmıştır. 24 Ocak 1980’de Turgut Özal görevlendirilerek oluşturulan İstikrar Programının uygulanmaya koyulmasıyla sermaye sınıfı için talep edilen neoliberal iktisadi dönüşümün ilk teknik adımı gerçekleştirilmiştir. 24 Ocak 1980 kararlarının neoliberalizm ile ilişkisi ve teknik detayları itibariyle sonuçları şu şekilde özetlenebilecektir:

  • Günlük kur sistemine geçilmiş; Türk lirası yaklaşık olarak %32 düzeyinde devalüe edilmiştir.[12] Bu durum ithalatla bağlantılı her mal ve hizmetin fiyatını arttırması vesilesiyle temel tüketim maddeleri üzerinden emekçi sınıfları enflasyonist bir yükle karşı karşıya bırakmıştır. Aynı zamanda ucuz emek ve düşük ücret rejimi, emperyalist merkezlerle entegrasyonu da hızlandırmıştır.
  • Dış ticaret rejiminin liberalleşmesiyle birlikte ithalatın kademeli olarak azaltılması hedeflenerek yabancı sermayenin teşvik edilmesi tercih edilmiştir. Çoğu alanda sübvansiyonların[13] kaldırılması söz konusu olmuştur. Fiyat kontrolleri kaldırılarak ithalat rejiminin serbestleştirilmesi yanı sıra yabancı sermayeye yönelik teşvik sisteminin genişletilmesi söz konusu olmuştur. Özellikle tarımda sübvansiyonların kalmasıyla birlikte köylülüğün büyük oranda yedek işgücü rezervine dahiliyeti ya da ticarileşmiş çiftlik faaliyetlerine dönüşü hızlanmıştır. Dış ticaret ve finansman faaliyetlerinin büyük sermaye nezdinde serbestleştirilmesiyse işçi sınıfının bu süreçte enflasyon ve istikrardan uzak bir ekonomik rejim altında ezilmesine vesile oldu. Yani sermayeye karşı olan toplumsal durak noktaları tasfiye edilerek devlet sermayenin sınıfsal aygıtı olarak re-organize edilmiştir.
  • Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) özelleştirme sürecine sokularak devlet destekleri ciddi şekilde azaltılmıştır. KİT’ler nezdinde girişilen özelleştirme faaliyetleri kamuda istihdam edilmiş on binleri güvencesizlik rejimine ittiği gibi kamu hizmetlerinin (eğitim, sağlık, ulaşım vb.) piyasalaşmasıyla birlikte sınıfsal çelişkileri derinleştirmiştir. Dolayısıyla devlet üretim sürecinde sınıfsal bir tercih olarak emekçi sınıflar lehine doğabilecek tüm müdahale alanlarından sermaye lehine çekilmiştir.
  • Finansallaşma faaliyetinin yükselişi söz konusu olmuş, faiz ve döviz rejiminin serbestleştirilmesiyle birlikte sıcak para akışının teşviki hedeflenmiştir. Banker sistemini büyüten bu hamleyle bankacılık sektörü üzerinden kısa vadeli dış sermaye girişlerinin teşviki sağlanmaya çabalanmıştır. Bu durum, üretim odaklı birikimden rant ve kredi temelli bir birikime yönelik teşviki sağladığı gibi faiz gelirinin emek dışı bir alanda konumlandırarak başka bir artı-değer transfer biçimine dönüştürdü. Emekçi sınıflar, bu faaliyetlerle bağlantılı olarak borçlandırma ve öz kaynak yetersizliği altında ciddi problemler yaşamıştır.[14]

Bu bileşimlerin toplam etkisi, Türkiye’de salt bir neoliberal kapitalist dönüşüm sürecini değil aynı zamanda Türkiye’deki emek – sermaye çelişkisindeki ilişkilerin yapısal olarak yeniden tanımlanmasıdır.

12 Eylül Askeri Faşist Cuntasının Neoliberal Bağlamı içerisinde okunması bu bağlamda önemlidir. Devlet, burjuvazinin sınıf egemenliğinin kurumsallaşmış bir aracı; onun kolektif çıkarının kristalize olmuş halidir. 1980’e gelindiğinde, sınıfsal çelişkilerin ve faşist terörle olan devrimci mücadelenin ulaştığı nokta, burjuvazinin hegemonya krizinde derin bir görünürlük yaratmıştır. Özellikle 70’ler boyunca yükselen sınıf hareketleri ve devrimci hamlenin toplumsal tabanda yaygınlaşması, önemli gelişmeler olmuştur.

1970’lerde yaşanan ve yukarıda öz olarak izah olunan yapısal krizin “çözümü” noktasında ortaya konulan 24 Ocak 1980 kararları, bu kriz halinin neoliberal yeniden organizasyonu ile çözülmesini hedefleyen bir sermaye projesiydi. Fakat bu projenin sermayenin çıkarları lehine sağlıklı olarak gerçekleştirilmesi, yükselen devrimci mücadelenin tasfiyesi, sınıf mücadelesinin bastırılması ve emeğin örgütlü gücünün tasfiyesini gerektirdiği gibi yeni bir şiddetli devlet rejiminin inşasını gerektiriyordu. Bu bağlamda 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası, iktisadi yapılanmanın neoliberal dönüşümü için sermayenin arzuladığı düzenin siyasal bir zorunluluğu olarak tarih sahnesine çıkmıştır.

AFC ardından ilan edilen sıkıyönetimin ilk hedeflerinin örgütlü mücadele olması yanı sıra grev ve toplu sözleşmelere yönelmesi, DİSK’e ve devrimci muhalefete dönük terör rejiminin kurumsallaşması önemli mesajlar içermektedir. Nitekim bu sadece faşist bir müdahale değil sınıfsal çelişkiler içerisinde yerli burjuvazi ve işbirlikçilerinin uluslararası finans kapital koalisyonuyla birlikte kendi çıkarlarını tahkim etmek için devlet şiddetini direkt olarak seferber etmesi anlamına gelmektedir. Gramsci’den atıfla hegemonik krizlerde, devletin zor aygıtlarının ön plana çıkması gerçekliği, bu süreç için önemli bir veri teşkil etmektedir. Nitekim 12 Eylül AFC’si neticesinde burjuvazinin rızayla değil doğrudan zor aygıtının işlevine yaslanma durumu ortaya çıkmış; rıza krizi zorun kurumsallaşmasınıberaberinde getirmiştir. Yani bu girişim, sermayenin yeniden yapılanması lehine bir fiil kullanılmıştır. 24 Ocak Kararlarının dayattığı yapısal uyum mekanizmalarının mevcut sınıf ve siyasal dengeler içinde inşası mümkün olmayınca askeri faşist darbe bir baskı ve zor aygıtı olarak devreye sokulmuş; devlet sınıf çatışmasında direkt bir taraf olarak sermayenin tam maksadıyla organik temsilcisi haline gelerek ordu eliyle faşist uygulamalar üzerinden gerekli dönüşümü kurumsallaştırmıştır.

12 Eylül Cuntası, askeri bürokrasi eliyle yürütülen ve örgütlenen bir faşist yeniden inşa programı olarak parlamenter sözde demokrasinin bile rıza üretme kapasitesine güvenmemekteydi. Karşı – devrim, bir sağ sol çatışması diskuruyla örgütlenmiştir. Bu dönüşüm sadece bir baskı dönemi değil aynı zamanda yeni bir burjuva toplumsallığı üretme projesi olarak gerçekleştirilmiştir. 12 Eylül’den günümüze uzanmış sınıfsal, kültürel, toplumsal hatta sosyolojik dokunun dönüşümü, sermaye lehine yeniden düzenlenmiştir. Yani 12 Eylül rejimi sadece bedenleri değil zihinleri de sermaye rejiminin hizmetine tabi kılmayı hedeflemiştir.

Türkiye’de faşizmin bir olasılıktan ziyade olgu olduğu tespitinden hareketle, 12 Eylül’ün sadece büyük burjuvazi için değil, onunla entegrasyonu hedefleyen emperyalist odaklı sermayenin yerli uzantılarıyla birlikte örgütlendiği de göz önünde tutulmalıdır. Dolayısıyla ithalat – ihracat tekelleri, uluslararası finans kapital ve büyük burjuvazinin çıkarlarını temin eden bir faşist re-organizasyon girişimi olarak 12 Eylül, neoliberalizmin pratik uygulayıcı mekanizmasıdır.[15]

Neoliberalizm odaklı örgütlenen faşist restorasyon, dönüşüm ve sıçramalar, toplumsal antagonizmaların tasfiyesini odağa alarak sermaye birikiminin olasılıklarını arttırmayı hedef alır. Bu bağlamda 12 Eylül, toplumsal çatışmaların tasfiyesiyle birlikte faşizmin neoliberal biçimde yeniden doğuşu ve örgütlenişidir. Aynı zamanda yaratılmak istenen neoliberal yurttaş ve insan tipi, bir kültürel, siyasi ve iktisadi dönüşümün sonucu olarak itaat odaklı bir tüketici, örgütsüz bir çalışan/köle, apolitize olmuş bireyci bir özne haline getirilmiştir. 12 Eylül üzerinden inşasına girişilen neoliberal kapitalizmin örgütlediği faşizm, emperyalist karakteriyle ekonomik sömürge faaliyeti yanı sıra, emperyalizmin gizli işgali bağlamında milliyetçilik ve din aracılığıyla örgütlediği kültürel hegemonya; NATO eksenli “askeri işbirliği” ile de yeni bir faşist nizam inşa etmiştir. Detayları ilerde açıklanacağı üzere bu sebeple AKP 12 Eylül rejiminin öz çocuğudur.

Bunun yanında 1982 Anayasası’nın içeriği de bu dönüşümün hukuki zeminin kurmak suretiyle kolektif hakların tasfiyesini esas almış, burjuvazinin arzu edilen sınıfsal çıkar ve karakterinin mutlaklığını anayasal düzlemde güvence altına almıştır. Burjuvazinin hukukunun düzen içinde tanıdığı sınırlı kolektif hakları dahi tasfiye etmeye yönelmiştir.

Dolayısıyla 12 Eylül, devlet aygıtının sermayenin ve neoliberal kapitalizmin çıkarlarını esas almak suretiyle zor aygıtına dönüşmesinin tarihsel eşiğidir. Bu süreç 12 Eylül’den günümüze uzanan faşizm gerçeği üzerinden değerlendirildiğinde basit bir otoriter restorasyon olarak değerlendirilemez. Nitekim emek – sermaye çelişkisinin görünür hallerinin ortadan kaldırılmaya, sınıf savaşının tüm biçimlerinin bastırılmaya ve neoliberalizmin serbest piyasa maskesi altında estirdiği teröre bakılırsa faşizmin çizmelerle gelip kravatlarla yürüyebildiği dönemlerin ilk adımları görülecektir. Faşizm, Türkiye’de sermaye lehine emperyalizmin iç savaş aygıtı olarak farklı formlarda işleyebilmektedir. Dolayısıyla faşizme karşı mücadelenin de görev ve imkanları, güncel tezahürlere göre stratejik yeni örgütsel atılımlar gerektirmektedir.


[1] İthal ikameci sanayileşme modeli, genellikle az gelişmiş ülkelerdeki dışa bağımlılığı azaltmak amacını güden ve daha önce ithal edilmiş sanayi ürünlerinin yerli üretim faaliyetiyle ikame edilmesini amaçlayan bir tür kalkınma stratejisidir.  Türkiye’de İthal İkameci Sanayi Modeli, özellikle 1963-77 yılları arasındaki planlamacı dönem için geçerli bir proje olarak ortaya konulmuşsa da bağımlı kalkınma paradigması içinde işleyen ve uluslararası sermaye ile bağımlı bir entegrasyon şeklinde kendisini gerçekleştirmiştir.

[2] Küçük köylünün topraksızlaşması konusunda anlamlı sonuçlar doğurmuştur.

[3] Komünizmle Mücadele Dernekleri üzerinden örgütlenen sivil faşist çetelerin yanı sıra CIA-MİT ortaklığı, polis terörü, Milliyetçi – İslami sentezlemenin örgütlediği anti – komünist politika ilgili sürecin önemi özneleridir.

[4] 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, kitle hareketiyle birleşmiş militan öncülük ve önderlik anlayışının eksikliğini önemli ölçüde dezavantaj olarak barındırmıştır.

[5] Türkiye, o dönem için bu çelişkili sermaye birikim rejiminin devamlılığı için giriştiği hamlelerle IMF ile olan yapısal bağımlılık ilişkilerini yükselerek uluslararası mali sermaye odaklı emperyalist girişimler daha kurumsal biçimler almıştır.

[6]  Sıkıyönetim Mahkemeleri’nden kontgerillaya; üniversite ve sendikalardan NATO – Özel Harp Dairesi odaklı karşı devrimci müdahaleye kadar tüm unsurlar devletin iç düşmana karşı mücadele kavramı ekseninde ideolojisine yedirilmiştir.

[7] Nitekim neoliberal kapitalizm sadece piyasaların re-organizasyonunu esas almayıp aynı zamanda burjuva devlet aygıtının da yeniden yapılandırılmasını esas almaktadır.

[8] MHP – Ülkü Ocakları, sadece bir siyasi parti olarak örgütlenmemiş; devlet aygıtının sivil uzantısı olarak yapılandırılmış bir aygıt olarak örgütlenmiştir. Bu bağlamda MHP – Ülkü Ocakları ekseni NATO destekli kontrgerillanın milis gücü olarak örgütlenmiştir.

[9] 12 Eylül yüzleşmesi, apayrı bir yazı hatta çalışmanın konusu olması gereken bir mesele olduğu için metnin konu ve kapsam ilişkisini aşacağı değerlendirilmiştir. Bu bakımdan örgütsel muhasebesi, analizi ve gereklilikleri üzerine bu noktada detaylı bir incelemeye girilmemiş; büyük oranda iktisadi ve siyasal sonuçları öz biçimle ele alınmaya çabalanmıştır.

[10] Stand-By anlaşmaları, ödemeler dengesi sorunlarıyla karşı karşıya olan ülkelere kısa vadeli finansal yardım sağlayan IMF kredi aracıdır: bkz. imf.org/stand-by-arrangement-SBA

[11]  1973 Petrol Krizi, 74 Kıbrıs Müdahalesi ve 78,79 istikrar programlarının yürürlüğe konması meseleleri stand-by anlaşmalarını yeniden gündeme getirmiştir.

[12] Günlük kur sistemine geçilmesi, Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerinin artık devlet tarafından sabit tutulmaması ve her gün serbest piyasada arz-talebe göre belirlenmesi anlamına gelir. Bu değişiklikle birlikte Türk lirası yaklaşık %32 oranında değer kaybetmiş, yani 1 dolar karşılığında ödenen Türk lirası miktarı önemli ölçüde artmıştır. Bu tür ani değer kaybına “devalüasyon” denir. Neoliberal politikalar çerçevesinde bu adım, devletin ekonomik alandaki kontrolünü azaltma, piyasaların kendi kurallarına göre işlemesine izin verme anlayışının bir parçasıdır. Ancak bu tür uygulamalar kısa vadede halk için zam ve hayat pahalılığı anlamına gelir. Bunun yanında emek maliyetlerinin de aşağı çekilmesinin önünü açmıştır.

[13] Daha önceden devletten destek alan (örneğin tarım) birçok sektör için bu destekler (sübvansiyonlar) kaldırılmıştır. Çünkü neoliberal kapitalist politikaların temel yaklaşımı, devletin ekonomideki rolünü sözde azaltarak özel sektörün ve piyasa sömürü mekanizmasının önünü açmaktır.

[14] 1981 Banker Krizi, emekçi sınıfların birikimlerinin yok olduğu ve 24 Ocak kararlarıyla doğrudan bağlantılı bir finansal çöküş olarak durumun emekçi sınıflar nezdinde yarattığı karşılığı göstermesi bakımından önemlidir.

[15] Şili – Pinochet sürecindeki askeri faşizmin araçsallığıyla kurgulanan neoliberal şok programlarının süreciyle 24 Ocak kararları arasında dünyadaki iktisadi, siyasi dönüşüm ve devlet aygıtının değişimi noktasında geniş çerçevede bir paralellik düşünülebilecektir.

Scroll to Top