12 Eylül’den AKP’ye: Türkiye’nin İktisadi Yapısı ve İşçi Sınıfının Kompozisyonu, Suni Denge Üzerine Tezler, Faşizmin Güncel Analizi 

12 Eylül Askeri Faşist Cuntası, sermayenin birikim krizini çözmek adına giriştiği sınıfsal bir karşı devrim ve faşist saldırı idi. Ancak bu tarihsel moment sadece politik özgürlüklerin askıya alınması kadar basit bir düzlem değil Türkiye’de kapitalizmin neoliberal forma geçmek için devletin kökten yeniden yapılandırılmasını da ifade etmektedir.

Sermaye örgütleri tarafından darbenin devrimci çıkışı ve işçi sınıfının taleplerinin dizginlenmesi bağlamında dönemin ön koşulu olduğu defalarca dile getirilmiştir. Tüm bunlar yanında çıkarılmış 669 adet yasa güçlü yürütme adı altında neoliberal kapitalizmin kurumsallaşma ihtiyacını da resmileştirmiştir.

24 Ocak Karalarıyla birlikte piyasa için organize edilmiş devlet ve sermayenin hizmetine sunulmuş halk, finans kapitalin varlığı için feda edilen bir emek rejimi örgütlenmiştir. Dışa bağımlı ve ithalat odaklı ve düşük ücretli emek rejimine yönelim başlamıştır. Dolayısıyla bu yönelim devletin sadece ekonomik alanda yeniden organizasyonunu değil siyasal aygıtın da yeniden organizasyonunu zorunlu kılmıştır.

Bu süreç içerisinde devlet aygıtı, faşizmin neoliberal anlamda yeniden organizasyonunu esas almıştır. Devlet doğrudan doğruya egemen sınıfın kolektif çıkarlarını ele aldığı kadar öncelik sonralık açısından da devlet içerisindeki belirli fraksiyon yapılarının (özellikle finans kapital, inşaat ve enerji sermayesi) çıkarlarını öne çıkaran bir hal de almıştır. Ayrıca devlet aygıtı, halkın gündelik yaşamındaki etkisinin hissedilir ölçüsünü arttırırken siyasal katılım olanakları ve demokratik zeminini tasfiye ederek rıza üretimini hegemonik aygıtlardan faşizmin mekanik zorunluluklarına doğru çekmeye başlamıştır.

1980’li yıllarla birlikte iş güvencesi rejiminin uğradığı saldırı yanı sıra örgütlü emek gücü ve sendikal faaliyetlerin tasfiyesi; tüm bunlar yanında özelleştirme politikalarının kamu yararı denilerek pazarlanmaya çalışılması rejimin yeni kimliğinin çerçevelerini inşa etmeye başlamıştır. Özellikle “teknokratik gerekçeler” adı altında IMF ve Dünya Bankası politikalarının direkt olarak devlet politikalarına entegrasyonu esas alınmış olup TÜSİAD raporları ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının talepleri belirleyici bir hale gelmiştir. Özellikle inşa edilen yeni rejimin “yatırımcı çekmeye dönük / yatırımcı dostu ortam” adı altında yarattığı dönüşüm, yurttaşlık kavramının da dönüşümüne vesile olmuştur. Yurttaşın yeni kimliği büyük oranda tüketici olmak ve borçlu birey endeksine indirgenmiştir.

Emek piyasalarında yaşanan esnekleşme, sosyal hakların tasfiyesinin artışı ve “güvencesizliğin” yeni normal haline gelmeye başlamasıyla emek cephesinde de dönüşüm süreçleri yaşanmaya başlanmıştır. Özellikle işçi sınıfının klasik kompozisyonu (daim olmakla birlikte) eklemlenen yeni proleter bileşen unsurlar ile sınıfın dönüşümünde önemli değişiklikler yaşanmıştır. Prekarya ve güvencesiz sınıf biçimleri, Türkiye’de geleneksel işçi sınıfı arasında yaygınlaşmanın yanı sıra gençlik içerisinde de ciddi bir alan kazanmıştır. Bunun yanı sıra sınıf bilincinin tasfiyesini hedefleyen ideolojik aygıtlar özellikle desteklenmiş, üst yapısal kurumların bu çözülmeyi ilerletecek şekilde örgütlenmesine azami önem gösterilmiştir. Özellikle diyanet, medya, tarikat ve cemaatler gibi ideolojik aygıtların işlevleri desteklenerek, toplumsal ve sınıfsal taleplerin yükseltilmesi; kimlik, aidiyet, güvenlik ve maddi çıkarlar gibi temalar etrafında bölünerek örgütsüzleştirilmiştir.

1980’lerin Sonundan 1990’lara Neoliberal Kapitalizmde 
Derinleşme ve Faşizmin Kurumsallaşma Girişimleri

1980’lerden 1990’lı yıllara ilerlerken devletin işlevi ve sınıflar arasındaki dengeyi gözeten ideolojik aygıtın, sermaye lehine daha da derinleştiği gözlemlenmektedir. Bir boyutuyla uluslararası sermaye ile entegrasyonunun yükseliş ivmesi sürerken diğer yandan Türkiye’nin kapitalizmi kendi içsel çelişkileriyle krizlere yönelmiştir. Bu ikili durum devlet aygıtının sadece bir arbitratör[1]rolü üstlenmediği aktif olarak emekçi ve ezilenler aleyhine yeniden yapılandığı bir sınıfsal tahakküm aygıtı olarak sınırlarını geliştirdiği bir dönem olmuştur. Althusser’de ifadesini bulan baskı aygıtı ve ideolojik aygıtların, Türkiye’nin iç ve dış çelişkilerinin giderilmesi anlamında adeta iç içe geçerek somutlaştığı bir durum ortaya çıkmıştır. Bu saldırının önemli bir sonucu ise faşizmin ve kurumsallaşan neoliberal kapitalizmin sadece hegemonik zemini kurmak üzere sınıfın örgütlü güçlerine saldırması değil ezilenler cephesinin örgütlenme/tahayyül gücünün de ideolojik çökertmeyle ortadan kaldırılması olmuştur.

Güvenlikçi Devletten Faşizmin Merkezileşmesine Doğru, Devlet Aygıtının Yönelimi: 90’lı yıllar devlet aygıtının iç politik temayı “güvenlik” adı altında inşa ettiği bir çerçevede gelişmiştir. Özellikle Kürt halkının mücadele dinamiklerinin ve PKK’nin yükseliş dönemine karşılık devlet tarafından “iç düşman” olarak adlandırılan öznelere dair saldırı yanı sıra sınıfın ve ezilenlerin diğer kompozisyonlarına da yoğun bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Hukukun biçimsel üstünlüğünün egemen sınıflar, faşist paradigma ve sermaye lehine meşruiyet için askıya alındığı dönemler Türkiye’nin olağan rejimi haline getirilmeye başlanmıştır.

Özellikle 1985-1991 dönemlerinde sınıfın eylemlerinin yoğunluğu ve kitleselliği yanı sıra sendikal hareketin ve emek örgütlü güçlerin faşist baskıyla aynı oranda karşılaştığı bir dönem yaşanmıştır. 48 bin maden işçisinin yürüdüğü 1991 Zonguldak Madenci Yürüyüşü, bu bastırma süreci için önemli bir dönüm noktası teşkil etmiştir.[2] Bu anlamıyla güvenlikçi politikalar sadece Kürtlerin olduğu yaşam alanlarıyla sınırlı kalmayıp kent merkezlerinde de yaygınlaşmıştır. Ayrıca 1990’lı yılların başından itibaren “terörle mücadele” bahanesiyle oluşturulan özel yetkili organlarla kalıcı bir OHAL -faşizm pratiğinin temelleri inşa edilmiştir. Bu güvenlikçi pratikler “kamu düzeni” söylencesinin de anlatısını değiştirmiş; bu söylem büyük oranda sermaye düzeninin kutsallaştırılması yanı sıra sınıf çelişkilerini de bir güvenlik tehdidi gibi ele almıştır. Yani nihai olarak yaşanan hegemonya krizinde meşruiyet üretilmesi güçleştikçe faşizm yoğunlaştırılmıştır.

İdeolojik Meşruiyetin Tasfiyesi ve Hegemonya Boşluğunun Doldurulması: Devlet aygıtı, 1990’lı yıllarda neoliberal kapitalizmin iktisadi tahkimatı yanı sıra ideolojik meşruiyet kriziyle yeni bir örgütlenme dönemine girmiştir. Özellikle devletin sözde “tarafsız hakem” rolünü oynamak kapasitesinin erozyona uğraması yanı sıra burjuva demokrasisinin biçimsel kurumlarının işlevsizliği de görünür olmaya başlamıştır. Özellikle sermaye sınıfının kendi rıza üretim araçlarını yeniden organize etmek zorunda kaldığı bu inşa sürecinde ideolojik aygıtların ve zor aygıtlarının biçimlendirilmesinde de köklü dönüşümler gerçekleşmeye başlamıştır.

“Soğuk Savaş” adını verdikleri sürecin çözülmesi ve reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte ideolojik bir saldırı olarak sosyalizmin tarihsel itibarsızlaştırılması çabası da önemli bir etken olmuştur. Bununla bağlantılı olarak 1990’lı yılların ortasına gelindiğinde Türkiye’deki hegemonik düzlemde oluşan ciddi yarılma ve boşluklar, düzen için sol tarafından doldurulamadığı gibi merkez siyasetin uzantıları tarafından da doldurulamamıştır.  12 Eylül Askeri Faşist Cuntasının yolunu açtığı siyasi, iktisadi, kültürel ve ideolojik dönüşümsürecinin bir uzantısı olarak sağcı, islamofaşist, gerici, cemaatçi ve faşist eğilimler bu yarılmayı ideolojik bir tür dolgu malzemesi olarak kullanmak suretiyle doldurmaya çabalamıştır. Bununla bağlantılı olarak yürütülmek istenen “kolektif bilinç yarılması” faaliyetinde aktif olarak din, milliyetçilik, “kutsal aile” ve “kutsal devlet” denklemi üzerinden yürütülen söylemler, sınıfsal bilinç ve toplumsal hareket edebilmekabiliyetinin yok edilmesinde önemli roller oynamıştır.

Tüm bunlar yanında tarikat ve cemaatlerin özellikle eğitim, barınma, maddi yardım vb. alanlarda devlet aygıtları vasıtasıyla kurumsallaştırılması, devletin ideolojik alanın anlamlı bir kısmını bu yapılar üzerinden doldurmaya çabaladığını da göstermiştir. Bu süreç aynı zamanda “hegemonya üretimindeki ideolojik boşluğu” daha da görünür kıldığı için devletin doğrudan zor aygıtların üzerinden kendisini yeniden yapılandırması sürecini hızlandırmıştır. Hegemonyanın üretilemediği noktada faşist zor ve terörün süreklileşmesi, güvenlikçi politikaların tüm ezilenlere karşı uygulanır hale gelmesine vesile olmuştur. Devletin ideolojik krizine eşlik eden sınıfın ve ezilenlerin örgütsüzlüğü ise bugün içerisine girilecek olan neoliberal faşist tahakküm zemini için uygun ortamı hazırlamıştır.

C) AKP’nin[3] İnşası ve Devletin Yeniden Organizasyonu

Hegemonya yalnızca büyük anlatılarla değil, küçük hayat biçimleriyle kurulur. Faşizmin bugünkü biçimi, ‘sopa’yı değil ‘normalliği’ sıradanlaştıran; itirazı değil konformizmi yücelten, sınıf bilincini değil kişisel kurtuluş fantezilerini yayan hegemonik bir tahakküm biçimidir.

90’lardan 2000’lere gelindiğinde yaşanan dönüşüm, sosyalist hareketlerin büyük bir kısmı tarafından basit bir iktidar değişikliği ya da AKP iktidarıyla devlet aygıtının faaliyetlerinin en baştan özdeşleştirilmesi gibi hatalı değerlendirmelere vesile oldu. Ancak 2000’li yıllar itibariyle yaşanan dönüşüm sadece bir iktidar değişimini ifade etmemektedir. Esasen 1980’li yıllardan itibaren gelişen neoliberal kapitalizmin sınıfsal ihtiyacına yönelik tahkim süreçlerinin, emperyalist müdahalelerle birlikte devletin yeniden yapılandırılmasını gerektirmesi bu sürecin esas odağıdır.  Buna ek olarak devlet aygıtının reorganizasyonu, toplumun yeniden kodlanması ve faşizmin merkezileşmesiyle birlikte kurumsallaşması, bu sürecin dönüşümünün temel kodlarını işaret etmektedir. AKP ise emperyalizm ve sermaye odakları adına bu tarihsel misyonu yüklenen bir odak olarak faaliyete geçmiştir.

Ilımlı (!) AKP’nin Restorasyonu: Üst Yapısal İnşa ve Egemen Blokun Yeni İdeolojik İnşası: Türkiye’deki liberal ve işbirlikçi odakların yoğunlukla ifade edegeldiği AKP’nin ilk dönemi (2002-2007), Avrupa Birliği reformları, sözde ılımlı muhafazakarlık ve liberal haklar manzumesi söylemleriyle kendisini maskelemeye çabalamıştır. Esasen AKP rejiminin “siyasal İslam” dediği olguyu araçsallaştırarak devlet aygıtının içerisinde cemaatlerle ittifak içerisinde kadrolaşması – özellikle Fethullahçılar – faşizmin yeniden kurumsal tahkimatını işaret etmektedir. AKP’nin esas faaliyetinin devlet aygıtının sınıfsal temelleriyle birlikte ideolojik, siyasal ve kültürel yeniden yapılanması olduğunu işaret etmek; mücadeleyi “AKP ile mücadele etmeye indirgemek” hatalı eğilimini de boşa çıkaracaktır. Keza AKP’nin rolü, neoliberal sermaye birikim rejimiyle uyumlu bir devlet aygıtı yaratmak ve siyasal İslam dedikleri olguyu bu noktada araçsallaştırmaktır. Buradaki hegemonik aygıt yaratma çabası, sermaye sınıflarının talepleri doğrultusunda stratejik bir güvence yaratmayı amaçladığı gibi kitle desteği kazanmanın da önemli bir aracı olmuştur. Bu durum, faşist kurumsal tahkimatın alttan gelen kitle dinamikleri görüntüsü verilmek istense de buna dayanmadığı; sermaye sınıfı ve emperyalizmin hizmetindeki odak tarafından üstten yeni bir ideolojik hegemonya yaratma süreci olduğunu göstermektedir.

Esasen siyasal İslam denilebilecek olgunun Türkiye’de 50’li yıllardan itibaren bir tür “antikomünist toplumsal hegemonik araç” olduğu düşünüldüğünde, 1980 Askeri Faşist Cuntasıyla bu işlevin kurumsallaştığı; Refah Partisi deneyimiyle sistem için muhalefet boyutu kazandığı, AKP deneyimi ile neoliberal rıza üretim mekanizmasını bütünleştirerek yeni bir devlet modeli inşa ettiğini göstermektedir. Bu model, sınıfsal sömürü ve ezilenlere yönelik tahakküm mekanizmalarını görünmez kılarken geniş yoksul ve ezilen kitlelerini “ahlaki aidiyet” inanç ve “manevi kimlik” olgusu üzerinden sisteme entegre etmeye çalışmıştır. Bu bağlamda devlet ve tarikat – cemaat entegrasyonuyla devletin rıza üretiminin ideolojik aygıtlarında çeşitlilik oluşturulmuştur.

Bunlar yanında resmî ideolojiyle bağıntılı olarak ilerleyen laik-modernist propagandanın yerini yeni söylem çeşitliliği almıştır. Özellikle “dindar nesil”, yerli ve milli değerler, “maneviyatçı kalkınma” vb. söylemler üzerinden ideolojik aygıtların içeriği yeniden kodlanmıştır. Bu bağlamda resmî ideolojinin pratiklerinden farklı olarak ideoloji yalnızca devlet aygıtıyla salt yukarıdan aşağı kurulmamış; gündelik yaşamı düzenleyen pratiklerin de içerisine yedirilerek daha işlevli bir düzenek halini almıştır. Bu noktada esas hedeflenen şey ise İslamcı söylemlerin “ahlaki düzen” bağlamında neoliberal düzenin ahlaki altyapısı olarak örgütlenmesidir. Dolayısıyla sınıf bilincinin yerine bir tür sadaka ve sadakat bilinci yerleştirilmiştir. Bununla bağlantılı olarak AKP rejiminin yoksulluğu politikleştiren ancak sınıfsallaşmasını da bastıran bir siyasal hat izlediğini ifade etmek mümkündür. İnanç, aidiyet, kültür denklemiyle tanınmayı önere çıkararak sınıfsal talepleri bastıran bir politik hatla bu durum tahkim edilmiştir. Sonuç olarak AKP üzerinden örgütlenen siyasal İslam formunun salt bir dini ideoloji – söylem bütünü olarak değil kültürel hegemonya biçimi olarak da ele alınması gerekmektedir. AKP’nin siyasal İslam projesinde düşmanlaştırılan “zenginler” “ahlaksızlar”, elitler, Batı vb. unsurlardır; sınıfsal çelişkilerin gerçekliği bu kültürel hegemonya üzerinden örtülmeye çabalanır.

AKP Rejimi Bir Sınıf Koalisyonudur: AKP, sadece siyasal İslam üzerinden ya da ideolojik kültürel dönüşümler üzerinden değerlendirilebilecek bir yapı değildir. Keza AKP rejimi neoliberal birikim modelinin Türkiye’de yeniden tahkimi ve 90’lardaki koalisyon hükümetlerinin krizleri karşısında sermayenin verdiği bir yanıttır. Sermayenin anladığı bağlamdaki istikrarsızlık sorunlarına karşı AKP’nin örgütlenişi, muhafazakâr güdülere hitap eden halk desteğiyle sermayenin ihtiyaçlarını ortaklaştıran bir yapı olarak kurgulanmıştır. Bu sebeple esasen AKP tek başına ne bir İslamcı parti ne de taban ya da halk hareketidir. AKP, devlet aygıtını merkezileştirerek sermaye fraksiyonlarının hizmetine sunmuştur. Siyasal İslam denilen olgu ise bu yeniden organizasyonun ideolojik kılıfı olup özü değildir.

AKP Neoliberal Kapitalist Devlet Aklının Üst Mertebede Örgütlenip Devamının Sağlanmasıdır: AKP rejiminin çoğunlukla salt bir “kırılma dönemi” ya da “rejim değişimi” olarak adlandırılması yaygın bir söylemdir. Ancak AKP iktidarı 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayıp 12 Eylül Darbesiyle ilerleyen neoliberal restorasyon sürecinin stratejik sürekliliğidir.

AKP rejimi, neoliberal kapitalizmin Türkiye özgülünde ihtiyaç duyduğu yeni bir devlet aklı inşa ederek devletin sermaye lehine daha etkin bir organizatör rolü oynamasını sağlamıştır. AKP döneminde devlet aygıtı kamusal özellikleri budanarak “pazarı yöneten” bir komuta merkezine dönüştürülmüştür. Faşizmin klasik neoliberal paradigmayla harmanlandığı bu formülasyonun çeşitli sonuçları söz konusudur:

  • Bütçe ve denetim dışı finansal mekanizmalar- imkanlar, kamu kaynaklarının doğrudan iktidar odaklarına ve yandaş sermayeye aktarılması adına yeniden inşa edilmiştir. Varlık fonu bu duruma önemli bir örnek teşkil etmektedir.
  • Mega proje olarak adlandırılan doğa ve yaşam düşmanı, sermaye odaklı projelerle müteahhit-finans-sermaye bloğunun yeniden tahkimi hedeflenmiştir. Dolayısıyla sadece fiziksel altyapı ve doğa-yaşam alanları hedef alınmamış, bu blokun yeniden tahkimiyle birlikte devlet bütçesi garantili ihlaleler ve imkanlarla özel sermayeye peşkeş çekilmiştir. Dolayısıyla kamusal harcamalara içkin olması gereken birikim özel servete dönüştürülerek sermaye transferi üst mertebede örgütlenmiştir.[4]
  • BDDK, EPDK, SPK gibi bağımsız düzenleyici kurullar sermaye sınıfı içindeki belirli fraksiyonlara doğrudan hizmet edecek şekilde yeniden organize edilmiştir.

AKP Rejimi Siyasal İtaat ve Bağlılık Üzerinden Örgütlenen Bir Kaynak Transfer Rejimidir: AKP eliyle örgütlenen neoliberal kapitalizmin yeni formları, klasik anlamda bir serbest piyasa rejimini ifade etmemektedir. Esasen “rekabet” olgusunun dahi sadakat ve siyasal bağlılık karşısında yok edildiği yeni bir tür “kaynak transfer rejimi” doğmuştur. Kamu ihalelerinin “beşli çete” ismi verilen şirketlere sevki ve bu sermaye gruplarının güçlendirilmesi söz konusu olmuştur. Bu transfer karşılığında medya, Sivil Toplum, akademi gibi alanlarda iktidarın ideolojik müdahalelerine maddi ve fiziki her türlü destek sağlanmıştır.

Kalkınma ajansları, yurt için ve dışı fonlar, hibe programları gibi sözde girişimcilik destekleriyle sermaye birikimi için devlet imkanları doğrudan bir yönetsel müdahale ve imkan yaratma aracı haline dönüştürülmüştür.  Kamu alanında da özellikle yerel yönetimlere bağlı olarak yürütülen ihale anlayışı ve taşeron sistem, sadece emek sömürüsünü değil AKP rejimine göbekten bağlı bir taşeron sermaye sınıfı yaratılmasını da sağlamıştır. Dolayısıyla deletin örgütlenişinde AKP eliyle doğrudan sermaye yatırımlarının planlandığı ve yolsuzluk olgusuyla tahkim edilen yeni bir sermaye devleti modeli inşa edilmiştir. Devlet, bu ekonomik ve siyasal düzlemde yandaş sermayenin koçbaşı işlevini görmek üzere kurumlarını ve faaliyetlerini örgütler hale gelmiştir.

AKP Pratiği, Neoliberal Emek Biçimlerinin Kalıcılaştırılmasını Temin Etmeye Çalışmaktadır: AKP rejimiyle yaşanan dönüşümdeki en yapısal saldırı başlıklarından birisi de emek rejimine yöneliktir. Emek rejimindeki dönüşümse sadece ücretlerin düşüşü ya da güvencesizleşmeyi değil emeğin siyasal alanda temsilini, kolektif örgütlenme kapasitesini ve sınıfsal bilincini hedef alan bütünlüklü bir stratejidir:

  • Taşeronlaşma ve hizmet alımı pratikleriyle birlikte kamusal iş gücünün anlamlı düzeyde özel sermayeye devri sağlanmıştır. Bu şekilde neoliberal kapitalizmin örgütlemeye çalıştığı güvencesizlik rejiminin ana olgu olarak kalıcılaşması hedeflenmiştir. [5] Bu bakımdan kamusal istihdam biçimleri sistematik olarak ortadan kaldırılarak devlet- emek ilişkisinin yerini özel şirket – emek ilişkisi almaya başlamıştır. Bu durum güvencesizleşmeyi kalıcılaştırmıştır.
  • Kolluk, yargı ve her türlü yasal zemin sınıf örgütlülüklerinin tasfiyesinin hizmetine sunulmuştur. Sendikalaşmanın bastırılması[6], grev yasaklarının[7] rutin hal alması ve işçi haklarının budanması – işten çıkarmaların rutinleştirilmesi, örgütlü emek mücadelesinin etkisizleştirilmesini hedeflemiştir.
  • İş gücünün kolektif niteliğinin tasfiye edilerek bireyselleştirme ve rekabetçi kültürün ana olgu haline getirilmek istenmesiyle, herkes kendi girişimleri üzerinden bireysel başarı mitine yedeklenmiştir. Parçalanmış, güvencesizleştirilmiş ve ideolojik açıdan da yoğun propagandaya maruz kalmış kitleler, faşist pratikleri ve tahakküm biçimleri için de elverişli bir zemin yaratmıştır.
  • Meslek liselerinden başlayarak eğitim olgusunun dahi piyasa ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmesi, buna ek olarak staj rejimlerinin ücretsiz emek sömürüsünün bir boyutu olarak örgütlenmesinin bu süreçte önemli dönüşümlere işaret ettiği görülmektedir.
  • Kadının emeği bu rejimde hem daha ucuz hem de ideolojik anlamda ikincil pozisyona itilerek yeniden kurgulanmıştır. Evi odağa alan çalışma biçimleri, yarı – zamanlı istihdam formları, bakım emeğinin piyasalaşması vb. yöntemlerle kadınların piyasaya entegrasyonu hedeflenmekle birlikte ikincil pozisyonlarının kalıcılaşması da hedeflenmiş; kadınlar aile içi yeniden üretimin taşıyıcısı olarak kurgulanmaya devam etmiştir. Özellikle AKP rejiminin örgütlemeye çalıştığı yeni düzlemde kadının rolü iki olarak ele alınmıştır. Bir boyutuyla kadın, muhafazakâr ideolojinin taşıyıcı öznesi olarak ilan edilmiş bir diğer boyutuyla da kadınlar iş gücünün rezerv ordusu şeklinde örgütlenerek piyasaya entegre edilmeye çalışılmıştır. AKP’nin sosyal yardım ve politikaları incelendiğinde, yardım ve faaliyetlerin bu ikili role uygun olarak şekillendirildiği de görülecektir.
  • AKP rejiminde gençliğin sınıfsal kompozisyondaki yeniden konumlanışı da önemli ölçüde değişmiştir. Üniversite mezunu işsizliği, 15-24 yaş arası grupta %24,9 olarak kayıtlara girmiştir. Dolayısıyla pratikte her dört gençten birisinin işsiz olduğu ifade edilebilecektir. Bunun yanında ne eğitim ne de istihdamda konumlanan gençliğin oranının 2023 yılı itibariyle %25’e kimi kaynaklarda %30’a yaklaştığı görülmektedir. Esasen bu kitlenin tarifi yapıldığında büyük oranda kentli, eğitimli ancak güvencesiz yeni bir kompozisyon yarattığı görülmektedir. Esasen bu sınıf iktidar için kontrol edilmesi güç ancak bastırılması kolay bir zemin olarak prekarya zeminiyle de ilişkili bir grup haline gelmektedir.

AKP Rejimi Sermaye Düzeninin En Büyük Güvencesidir: AKP rejiminin iktidarıyla birlikte merkezi düzeyde kabul gören söylem burjuvazinin söylemi bağlamında siyasal bir iktidar (kurumsallaşmış kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, hakların temini vb.) değil sermaye birikim rejiminin güvenliğinin ve kesintisiz sürmesinin sağlanması için siyasal belirsizliğin ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Bu bakımdan demokratik hakların sınırlandırılması başta olmak üzere her türlü politik demokratik hak talebi, faşizm pratikleriyle karşılanarak sermaye lehine bir hegemonik strateji inşa edilmiştir.

Devlet, bu biçimiyle yalnızca bir baskı unsuru olarak örgütlenmemiş bunun yanında toplumun tüm kesimleri üzerinde iktisadi ve ideolojik sürekli bir yeniden yapılanma sürecinin örgütleyicisi haline gelmiştir. Sermaye rejiminin işlevselliğini temin eden bir aygıt olarak örgütlenirken:

  • 15 Temmuz darbe girişimi akabinde ilan edilen OHAL rejimiyle[8] birlikte klasik burjuvazi hukukunun askıya alındığı bir düzen olarak sermayenin doğrudan hizmetine girmiş bir hukuksuzluk ortamı kurumsallaşmıştır. OHAL rejimi, aynı zamanda KHK vasıtasıyla taşeron emek sistemini kalıcılaştıracak hamleler yatığı gibi kamu mallarının da hızla ve denetimsiz şekilde el değiştirebilmesine imkân tanıyan bir rejime dönüşmüştür. Dolayısıyla asgari burjuva hukukunun gereklerinin dahi tanınmadığı bu düzen iktisadi bir işlevle emek maliyetlerini düşürmüş, muhalif işçi ve emekçileri tasfiyeyi hedeflemiş ve de sosyal hakların gasp edilmesini temin etmiştir.
  • Faşizm pratikleri sermaye için öngörülebilirliktir. Grevlerin yapılmasının dilediği zaman engellendiği, sendikaların etkisizleştirildiği, yargı – devlet entegrasyonunun temin edildiği ve düzen siyasetinin sınırlarının çizilebildiği rejimde sermaye için bir risk yoktur. Nitekim sermaye için risk, kuralsız bir ortamdan ziyade emekçiler aleyhine kuralsız bir ortamı belirleyecek – temin edecek işbirlikçi iktidar odaklarının “garantör” olmasıdır. AKP, bu anlayışın garantörü rolünü üstlenmektedir.[9]
  • AKP rejimi için burjuvazinin hukuk normlarının dahi askıya alındığı, temel hakların ticarileştirildiği, siyasal muhalefet odaklarının tasfiyesine girişildiği bir ortamda faşizm sadece olağanlaştırılmamış aynı zamanda neoliberalizmin siyasal taşıyıcısı haline gelerek sermayenin hizmetine sunulmuştur. Dolayısıyla iktidarın faşizm pratiği sadece anti-demokratik değil aynı zamanda piyasa odaklı, sınıf düşmanı ve rant merkezlidir.

AKP Sermaye Bloklarının İhtiyaçlarına Göre Konumlanacak Bir Rejim Pratiğidir: Bir sınıf diktatörlüğünün örgütsel ifadesiolarak devlet ve AKP’nin dönüşümü, bu rejimin hangi sermaye fraksiyonları eliyle ve ne şekilde inşa edildiği sorusunu da yanıtlamayı gerektirmektedir.

  • 2002-2008 arası dönemde AKP’nin kendisini “liberal muhafazakâr ve reformist” olarak lanse ettiği dönemdeki pratikleri önemlidir. Nitekim Batı’daki odak emperyalist ülkelerle yüksek uyum gösterilmesine önem atfedilen bu dönemde esasen IMF tarafından 1999 ve 2001 programlarının sürdürülmesi yatmaktadır. Bu dönemde TÜSİAD sermayesiyle önemli alanlarda uyum içinde çalışma çabası, AB uyum yasalarıyla siyasal alanda yeniden biçimlenme görüntüsü ve bunlara eşlik eden hızlandırılmış özelleştirme faaliyetleriyle kamu kaynaklarının sermayeye açılması önemli bir eşik olmuştur. Dolayısıyla bir tür geçiş dönemi olarak TÜSİAD merkezli hegemonik bloğun çıkarlarını da gören ancak esasen tüm sermaye fraksiyonlarının ortak zeminde uzlaştırılmaya çalışıldığı bir tahkimat döneminin varlığından söz edilebilecektir.
  • 2008-2013 arası dönem, 2008 Ekonomik Krizi’yle birlikte derinleşen krize karşı AKP faşizminin yeni bir blok arayışına girdiği dönem olarak kendisini örgütlemiştir. Bu bağlamda TÜSİAD odağından “yerli ve milli” denilerek yeni bir burjuvazi odağı desteklenmiş – bir nevi- inşa edilmiştir. Özellikle MÜSİAD, ASKON vb. öncülüğünde inşaat, gıda, perakende, enerji gibi alanlarda yeni bir anlayış örgütlenmeye çalışılmıştır. Özellikle kredi genişlemeleri, vergi afları, TOKİ odaklı şehirleşme, mega proje adı altında yürütülen rant ve talan programları bu odaklar için yeni bir dev kaynak transferi dönemine vesile olmuştur. Devlet ihaleleriyle birlikte teşvik sistemleri ve akıl dışı torba yasa düzenlemeleriyle sermaye transfer rejiminin gücü tahkim edilmiştir.
  • 2013’den günümüze olan dönem ise 2013 Gezi Direnişi, 17-25 Aralık operasyonları, 15 Temmuz darbe girişimi krizleriyle de görüleceği üzere sadece siyasal değil sermaye içi blok çatışmasının da açık dışavurumunun yaşandığı bir kriz dönemidir. Bu bağlamda inşaat, enerji, savunma sanayi gibi yüksek rant ve kamu garantili – destekli sektörlerde yeni rejime içkin çekirdek sermaye bloku inşasına girişilmiştir.  Rönesans, Kalyon, Cengiz, Limak, Kolin gibi şirketlerle birlikte küçük ve orta ölçekli yandaş sermaye girişimleri, adeta devletle birleşik bir sermaye odağı formunu oluşturmuşladır. Bu anlayışa eşlik eden savunma sanayi[10]propagandası ve milliyetçi faşist söylemler, bu bloka dönük hizmetlerin ideolojik ve ekonomik aygıtı olarak işlevlendirilmiştir. Devlet, direkt olarak tekelci sermaye sınıfının aygıtı olarak faşist pratikleri örgütlemeye matuf duruma erişmiştir.

AKP, Faşizmin Yaşamsallaşmasını Örgütleyen Bir Kültürel Karşı Hegemonya Saldırısıdır: AKP rejimi, devlet aygıtının aklı ve devamlılığı ışığında sadece siyasal ve iktisadi alanı değil kültürel alanı da sistematik bir karşı hegemonya saldırısına maruz bırakmıştır. Bu alanda net bir galibiyet elde edemese de önemli kazanımlar elde ettiği açıktır. AKP rejiminin devlet aygıtıyla kurduğu devamlılık ilişkisindeki nihai hedefi sadece rıza üretmek değil, ortalama olarak “başka türlüsünü ve başka şeklini” düşünmeyi başaramayan bir yurttaş tipi yaratmaktır. Dolayısıyla aynı zamanda ideolojik bir kuşatma rejimi örgütlemeyi hedeflemektedir. Kültürel bağlamda gerçekleştirilen karşı hegemonik saldırıda faşizm, yeni rejimin yumuşak zoru olarak örgütlenmektedir. Mekansal, iktisadi ve ideolojik olarak rejimin içine gömülen. Bu saldırı, gündelik hayatın en başat hücrelerine sinen faşist pratiklerin örneğidir.

  • Sınıfsal çelişkileri bastırmak ve görünmez kılmak üzere din, bir üst yapısal olgu olarak organize edilmiştir. Cami faaliyetleri, hutbeler, vaazlar ve DİB’in faaliyetleri-söylemleri neoliberal bireyciliği yoksul halkın kaçınılmaz kaderi olarak örgütlemeye çalışmıştır. Tarikat ve cemaat örgütlenmeleri, devletin kamusal alandan çekilmekle boşalttığı alanları manevi dayanışma iddiasıyla doldurarak sınıfsal öfkenin örgütlenmesini engelleyen bir ideolojik bariyer görevi görmüştür. Esasen bu faaliyetle devrimci potansiyelin tasfiyene dönük bir bilinç mühendisliğinin var olduğunu söylemek mümkündür.
  • AKP tarafından güdülen mekânsal tahakküm, barınma hakkı ve kentleşme pratiklerin esas maksadı da yeni bir yaşam olgusuyla ilintilidir. Özellikle Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından hizmete sunulan projelerle AKP’nin sadece inşaat rantını organize ettiği bir yapının var olması hedeflenmemiştir. Aynı zamanda ezilen ve emekçi sınıfların yani proleterleşme dalgasının muhataplarının kent merkezlerinden sürülerek “itaat mekanlarına” itilerek örgütsüzleştirilmesi hedeflenmektedir. Bu konutlar ve projelerle dar gelirliler için çözüm denilerek aidiyet hissi, mahalle dayanışması ve yerel dinamikler, sınıfsal örgütlenme gibi tüm bağların çözülerek insanların birbirine yabancılaşması esas alınmaktadır. Bunun yanında borçlandırma rejimi (taksitli mülkiyet kazanımı) üzerinden yoksulluğun “taksitli ve uzun erimli” bir hal almasına hizmet edilir. Dolayısıyla artan kira fiyatları ve konut fiyatlarının artışıyla birlikte barınma hakkı noktasındaki sözde projeler, esasen hegemonik mekânın yeniden üretilmesi suretiyle sınıfsal tahakkümün sağlanmasına dönüktür.
  • Medya ve basın üzerinden kültürel kodların yeniden yazımı – inşası da önemli bir rejim pratiğidir. TRT ve özel kanallar aracılığıyla örgütlenen bir tür “başarı mitolojisi” ve “sınıf atlama heyulası” önemli bir rejim pratiği olarak kendisini göstermektedir. Diriliş Ertuğrul, Payitaht, Teşkilat vb. diziler üzerinden muhafazakâr, fetihçi, devletçi bir resmi tarih yazımı ve tarih kurgusu örgütlenmeye çalışılmaktadır. Fakir ama çalışkan yurttaş tipinin zenginlik ve refaha erişebileceği sözde senaryolar üzerinden emekçi sınıfın politik öfkesinin kişisel başarıya yönlendirilmeye çalışıldığı iddialar üreten diziler de bu durumun bir boyutudur. Bu bakımdan medya, devletin ideolojik taşıyıcısı olarak faşizmin derinleşen hallerini normal göstermektedir.
  • Akademiye yönelik saldırı, bilginin kamusal karakterinin silinerek eleştirinin tasfiyesi de bu karşı hegemonya saldırısının önemli bir boyutudur. Teknokratik bilgi üretiminin dahi akamete uğradığı bu rejimde siyasal sorgulamanın akademi ve eğitim alanından tasfiyesi de kültürel hegemonyayı tamamlayıcı işlev görmüştür. Aynı zamanda KYK, TÜBİTAK gibi kaynak mekanizmalarının bir tür AKP rejimine sadakat ve biat karşılığı dağıtılması da söz konusu olmaktadır. Tüm bunlar yanında akademik alanların ve kampüslerin AVM’ler, KYK yurtları ve kamusal alanlardan uzaklaştırılarak kuşatılması suretiyle siyasal yaşamdan koparılması önemli bir saldırı eşiğidir.  Bugünün üniversiteleri, bilimsel üretim ya da toplumsal sorgulama imkanlarından koparılarak kapitalizmin ikame edilebilir emekçi üretim deposu ve kültürel rıza üretim fabrikası haline dönüşmüştür.

AKP’nin Basını: Tek Sesli ve Tek Merkezli İdeolojik Operasyon Merkezleri: Medyanın klasik akademik anlatıdaki “dördüncü kuvvet” rolü, faşist pratiklerin icrasında boyut değiştirerek ideolojik bir savaş aygıtı haline gelmiştir. Basın özgürlüğünün asgari normlarının bulunmadığı bu rejimde “havuz medyası” adı verilen operasyon merkezleri iktidarın bültenleri olarak örgütlenmiştir. Basın İlan Kurumu, RTÜK gibi kurumlar üzerinden örgütlenen yaptırım ve cezalarla ana akım medya ve muhalif basın ağır bir saldırıya tabi tutulmuştur. Yerli ve milli denilen basın organları vasıtasıyla faşist ajitasyon meşru bir çerçeveye oturtulmak istenmektedir. Dolayısıyla AKP’nin inşa ettiği medya rejimiyle haber ya da basın faaliyeti değil, faşizmin yeni gerçeklerinin ideolojik hegemonya bağlamında inşası sağlanmaktadır. Bu inşa faaliyetiyle faşizmin rıza üretimi faaliyeti yanı sıra linç ikliminin de siyasal altyapısı inşa edilmeye çabalanmaktadır.

AKP’nin medya faaliyeti sadece finansal bir havuz olarak işlev görmeyip aynı zamanda rıza üretiminde bir tür endüstriyel model de oluşturmuştur. Faşizmin medya pratiği, yeni bir gerçekliği kurguluyor: Yoksulluk verilerini gizliyor, TÜİK eliyle çarpıtıyor ve bunu ekonomik büyüme olarak pazarlıyor; her grev ve direniş provokasyon olarak kodlanıyor, emekçi başarı hikayeleri anlatısıyla sistemsel sömürü görünmez kılınmak isteniyor. Dolayısıyla bir sistem gerçeği olarak faşizm sadece baskı değil aynı zamanda gerçeğin yerine yalanı koyan bir bilinç sistemi olarak aygıtlarla kendisini örgütlemektedir.[11]

AKP’nin “Düşmanları”[12]: Ötekilere Yönelik Saldırı Pratikleri: Devlet aygıtının devamlılığında AKP rejimi eliyle inşa edilmek istenen yeni düzlemde sadece bir yaşam tarzı inşası değil aynı zamanda kimin bu yaşam tarzının dışında bırakılacağına karar verme yetkisi de yer almaktadır. Bu yönüyle faşizm, sadece kimin yurttaş olacağına karar vermemekte aynı zamanda kimin “insan” olarak kabul edileceğine de karar vermeyi örgütleyen bir aygıta dönüşmektedir.

Bu çerçevede LGBTİ+’lar, Kürtler, Aleviler, Rumlar, göçmenler, inançsızlar, kadınlar vb. ötekileştirilerek toplumsal iktidar ilişkilerinin dışına itilmek istenmektedir. Bu şekilde yapılan dışlamanın boyutu sadece ideolojik bir dışlamayı içermeyip aynı zamanda hukuki güvencelerden yoksun, fiziksel saldırılara açık ve sembolik bir linç saldırısının fiiliyata dönüşmesinin de zeminidir.

Örnek vermek gerekirse AKP rejimi döneminde LGBTİ+lara yönelen sistematik saldırıların Aile yapısı, milli değerler ya da İslam’a tehdit olarak konumlandırılması bu durumun rafine örneklerindendir. Bunun yanında kamusal alanda yaratılan hedef haline getirme pratikleri, çeşitli amaçlara hizmet etmektedir. İlk olarak bu linç anlayışı sınıfsal çelişkileri görünmez kılmak suretiyle gündemi yoksulluk ve ezilenlerden çekerek ahlaki çöküş adını verdikleri zemine taşır. İkinci olarak faşist blok tarafından kendi iç homojenliğinin dengelenmesi adına “norm dışı” kimlikleri hedefe alarak düşmanı saptırır. Üçüncü olarak makbul vatandaş tarifini inşa ederken yeni yurttaş zeminini heteroseksüel, muhafazakâr, erkek kimlik üzerinden “heteronormatif tahakküm” olgusuna uygun olarak düzenler. Bu tahakküm biçimi kapitalist sömürü ilişkilerinden bağımsız olmadığı için tam anlamıyla rejimin hizmetinde kullanılmaktadır.

“Öteki” olgusunun üretimi, faşist pratikler yanında rıza inşasının ideolojik desteği için kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Kürtlerin “terörist”, Alevilerin “dinsiz”, devrimcilerin “vatan haini”, göçmenlerin “işgalci”, seküler ya da inançsızların “ahlak düşmanı”, kadınların “mizojin saldırı” üzerinden düşmanlaştırıldığı bir kod söz konusudur. Bu kodlamanın pratikte yasalarla, polisiyle, zor aygıtlarıyla, medya ve eğitim yoluyla kurumsallaşması da rejimin kurucu kodlarından kopmazlığını vurguladığı gibi devlet aygıtının devamlılığını da vurguladığı gözden kaçırılmamalıdır.

Faşizm sadece fiziksel değil varoluşsal bir karşı saldırı ve imha rejimi olarak değerlendirilmelidir. Düşmanlaştırılan her öznenin temel hak ve varlığı, doğal değil bahşedilen haklarmış haline getirildikçe faşist pratiklerin yönelim biçimi daha da yükselir. Bu noktada “öteki” addedilenlerin sistem dışı konumlandırılmaları sebebiyle hegemonik ilişkilere karşı çıkacak sınıflardan olduğu beklenmelidir. Bu anlamıyla faşizm karşıtı devrimci bir blok inşasında sınıfsal ve kültürel olarak birleşmenin önündeki engel bu ötekileştirmelerle iç içedir. Kültürel ve ideolojik zincirlerin kırılması da bu saldırılara verilecek yanıtlarla ve ortaklaşmalarla-kesişimlerle mümkündür.

AKP’nin Faşist Ekolojik Yıkımı ve Talanı: Neoliberal kapitalist düzende doğa sadece bir kaynak olarak değil sermaye birikim rejimi için metalaştırılmış bir olgu olarak ele alınır. Faşizmin çağdaş formlarının da doğaya karşı ilan ettiği bir tür “olağanüstü hal” olduğu tartışmasızdır.

Güncel faşist düzen gerçeğinde doğa mülksüzleştirmenin, tahakkümün ve disiplinin bir alanı haline gelmiştir. Faşizmin çağdaş biçimi olarak sadece siyasal alanda değil ekolojik alanda da bu pratikler son hız sürmektedir. AKP iktidarı boyunca tamamlanan 600’ü aşkın HES projesi olduğu bilinmektedir. Bu projelerin anlamlı bölümü Doğu Karadeniz ve Akdeniz havzalarında yer almakta; yerel halkların geçim ve yaşam alanlarını ortadan kaldırmaktadır. 200’e yakın JES (jeotermal enerji santrali) kurularak özellikle Ege coğrafyasında tarım alanlarının tasfiyesine sebebiyet verilmiştir. 600’ü aşkın maden ruhsatının yarattığı yıkım ve tahribat, iş cinayetleri eşliğinde ayrı bir yıkımın da sonucu olmuştur. Doğa, serbest emek olgusundan sonra en büyük “çitleme alanı” haline getirilmiştir. Ayrıca bu bakış açısıyla birlikte doğanın en savunmasız parçalarından birisi olan hayvanlara da adeta topyekûn bir savaş açılmıştır. Adeta hayvanlar da “toplum dışı olgu” olarak ilan edilmiş ve rantçı kentleşmenin önünde yok edilmesi gereken engeller olarak görülmüştür.

AKP rejimindeki doğa ve yaşam saldırıları, mekan üzerinden emek tahakkümünün bir boyutudur. Kazdağları’nda Alamos Gold şirketine hiçbir yaptırıma girişilmemesi, Akbelen’de sermaye için zor aygıtlarının köylülere karşı örgütlenmesi, Kürt coğrafyasında girişilen faaliyetlerle ekolojik yıkım ve kolektif belleğin yok edilmesi gibi pratikler adeta iç içe geçmiştir. Faşizm için ekolojik direnişler adeta bir güvenlik meselesi başlığı haline gelmiş; zor aygıtları ve faşist pratiklerle sayısız saldırı sermaye lehine yurttaşların karşısında örgütlenmiştir. Dolayısıyla faşizm doğa için direnişi suç sayan hukuk dışı alanlar inşa ederek ekolojik varlığa yönelmiş bir saldırı bütünüdür.

Bunlar yanında şehirlerde on binlerce hektarlık yeşil alanın imara açılması, sözde mega projelerle milyonlarca metrekare tarım ve orman arazisinin yok edilmek istenmesi vb. pratiklerle kentsel yeniden sınıflaşma ile birlikte kent, sermayenin kendisini yeniden ürettiği bir yer olarak örgütlenmekte; doğa ve yaşama saldırılar bu bağlamda üretilmektedir. Faşizmde doğa sermaye için birikim, devlet için denetim, halk için de gasp edilen alan haline getirilmiştir.

AKP, Kamusal Hakların Tasfiyesi ve Özelleştirme Saldırılarının Öznesidir: 24 Ocak kararlarının bir devamı olarak neoliberal karşı devrimin kurumsallaşmış, merkezileşmiş faşist formu olan AKP düzeni, görünür bir olgu olarak kamu hizmetlerinin bir hak olmaktan çıkmasını sağlayarak sermaye için bu alanları karlı piyasa alanlarına dönüştürmüştür. Devlet, sermaye lehine toplumsal işlevlerinden çekilerek yeniden büyütülmüştür.

  • Sağlıkta Dönüşüm Programı isimli rejimle kamu hastaneleri özel işletme mantığıyla işletilmeye başlanmıştır. Şehir hastaneleri[13]projesiyle sağlık hizmeti, devlet eliyle özel sektör lehine garantili bir yatırım alanına dönüştürülerek sağlık hakkı adeta gasp edilmiştir. Şehir hastaneleri modeliyle kamu özel iş birliği altında halkın vergileriyle müteahhitler zenginleştirilmek istenmiştir. Kamu hastanelerinin kapatılarak şehir hastanelerinin AVM benzeri yapılarla şehir dışlarına taşınmasıyla sağlık hizmetine erişim olanaksız hale getirilmiştir. Performans sisteminin eklenmesiyle birlikte sağlık emekçileri için de niteliksiz ve miktara dayalı hizmet dayatıldığı gibi yoksullar için de sağlık erişimi sınırlı hale geldi. Dolayısıyla sağlık hak olmaktan çıkarak kar ile işleyen bir piyasa ürününe dönüştürülmüştür.
  • Eğitimde özelleştirme kendisini çok boyutlu olarak göstermiştir. Devlet okullarına yönelik bütçe daraltılırken özel okulların ve vakıf bünyesindeki üniversitelerin varlığı teşvik edilmiştir. Devlet okulları, öğrenciler başına düşen bütçe bağlamında en düşük seviyelerde seyretmektedir. Bu duruma eğitimin dinselleştirilmesi ve gericileştirilmesi de eşlik etmekte olup imam hatip sayısı neredeyse 10 katına çıkarken bilimsel ve mesleki temalı liseler geri plana itilmiştir. KYK borçları, üniversite mezunu gençliğin borçlandırılması yanı sıra itaatkâr yurttaş olarak disiplinini de hedeflemektedir. LGS, YKS gibi sınavlar sınıf atlama illüzyonu üreterek eğitim üzerinden yaratılan eşitsizliği görünür kılmıştır. Bunun yanında gençlik, geleceği olmayan bireyler olarak kurgulanmıştır. Özellikle nitelikli öğretmen, altyapı ve kaynaklar özel okullar yanı sıra özel ders imkanlarına sahip ayrıcalıklı özneler etrafında toplanırken devlet okulları yoksul çocukların oyalandığı yerler haline getirilmiştir. Eğitim sisteminin kamusal alandan tasfiyesi, ayrıcalığın yeniden üretimi olarak kendisini üretmiştir.
  • Barınma, AKP rejiminde bir hak olarak değil bir kontrol aracı olarak kurgulanmıştır. TOKİ eliyle üretilen konutlar yanı sıra yandaş sermaye tarafından kurgulanan inşaat projeleri orta sınıfa borçlandırılmış kredilerle pazarlanmıştır. Özellikle konut faaliyetlerinin rant odaklı bölgelerde yoğunlaşması yanı sıra yoksul mahallelerinin tasfiyesi[14] üzerinden yükseldiği görülmektedir. Afet riski bağlamında yıkılan barınma mekanlarının yerini ise rant odaklı lüks projeler almış durumdadır. Bu bağlamda kentsel dönüşüm adı altında yürütülen faaliyetler yerinden etme, mülksüzleştirme ve sınıfsal sürgün[15] projelerine evrilmiş durumdadır. Özelleştirme projeleriyle gelişen konut ve barınma olgusu, inşaat sermayesi için birikim ve yatırım alanlarına dönüştürülmüş; konut arzı gerçek ihtiyaç yerine müteahhit karı ve sermaye taleplerine göre belirlenmiştir.
  • AKP rejimi tarafından afet riski olgusu gerçek önlemler almak yerine devrimci odakların da güçlü olduğu yoksul mahalleleri tasfiye amacıyla kullanıldı. 6306 sayılı Afet Yasası ile birlikte riskli alan ilanı edilen bölgelerde yüzbinler yerinden edildi. Belirli mahalleler, bu dönüşüm olgusunun adeta sınıfsal sürgün laboratuvarları haline getirildi. Özellikle başta İstanbul olmak üzere nüfus kümelenmesinin yoğunlaştığı şehirler, konut arzının gerçek ihtiyaca göre değil kara göre örgütlenmesine sahne oldu. AVM projeleri, rezidanslar, otel zincirleri ve lüks siteler kamusal alanı yok ettiği oranda kenti yaşanacak bir alan değil yatırım yapılacak bir meta olarak var etti. Öğrenci yurtlarındaki barınma krizlerinden kira fiyatlarına kadar girişilen örgütlenmelerin de faşist zor yöntemleriyle tasfiye edilmeye çalışılması, faşizmin mekânsal saldırı alanı[16] olarak barınma hakkını tasfiye etmeye çalıştığını göstermektedir.
  • Ulaşım hakkının özelleştirme furyası karşısında girdiği konum, sınıfsal doğası gereği AKP rejimiyle daha görünür hale gelmiştir. Ulaşım hakkının özelleştirme saldırısıyla birlikte gasp edilmesi emekçi ve ezilenlerin hareket etme kabiliyetine bir sınır olarak, sermaye birikim rejimine ise ticaret için yol olarak geri dönmüştür. Kent merkezlerinin ezilenlerden arındırılmasıyla birlikte ezilenlerin kent dışına sürgünü gerçeklemiş; toplu taşıma denilen olgu ise bu iş gücünün sabah işe gidip akşam dönüşü için organize edilmiş niteliksiz bir hal almasına vesile olmuştur. Ulaşım olgusu sadece yol gitmek değil, kimin hangi maliyetle, hangi saatte nereye ulaşabileceğini belirleyen bir sınıf ilişkisi haline gelmiştir.  Özellikle belediyelerden özel taşıma firmalarına devredilen ulaşım hatları yanı sıra raylı sistem yatırımlarının belirli saiklerle belediye öz kaynaklarıyla finansa havale edilmesi, krizin çerçevesini büyütmüştür. Bu durum emekçi ve ezilenlerin bütçesinin işe erişmek için dahi sınırlı bir hakka sahip olmasına vesile olmuştur. Dolayısıyla ulaşıma erimek bir hak değil ayrıcalık haline getirilmiştir.[17]
  • Ulaşımda kamu kaynağının sermayeye transferinde belirli projeler önemli yerler tutmuştur. Yap İşlet Devret modeliyle birlikte 3.Havaalanı, Osmangazi Köprüsü, Avrasya Tüneli, Kuzey Marmara Otoyolu gibi projelerle şirketlere dolar bazlı geçiş garantileri verilmiştir. Bu vesileyle alt yapı faaliyetleri üzerinden el koyma stratejisi olarak ulaşım yatırımları örgütlenmiş; kamusal hizmetler için edinilen birikim halkın borçlandırılması üzerinden sermayenin hizmetine sunulmuştur.

AKP, Tekçi[18] Devlet Anlayışının Devamlılığıdır: AKP rejimi, devletin kurucu kodları olan tekçi, mezhepçi anlayışın devamlılığını örgütlemeyi sürdürmüştür. Kürt halkının kolektif iradesine yönelik saldırılar ve Türk egemen ulus odaklı dayatmaların siyasal, kültürel, sosyal ve iktisadi bağlamda sürdürüldüğü açık bir gerçektir. Devletin erkek egemen tek kimlikli yapısını korumak, ulusal bir “çıkar” olarak devletin devamlılığında tarihi bir rol oynamış; AKP tarafından bu rol sürdürülmüştür.

Kürt sorunu, Türk egemen devlet anlayışı tarafından sadece bir etnik haklar sorunu olarak ele alınmamış olup devletin tek tip yurttaş yaratma stratejisinin de bir tarihsel sonucu olarak okunmalıdır. Bu mesele sınıfsal ilişkileri içerdiği kadar kültürel, iktisadi ve siyasal boyutlarıyla da faşist devlet formunun sınırlarında çözümsüzleştirilmektedir. Militarist çözümlerle diz çöktürülmek istenen bir ulus olarak Kürtler, “iç güvenlik parantezi” içerisinde asimilasyona tabi tutulmak istese de bu durum akamete uğramıştır. Kürt coğrafyasında yürütülen faaliyetlerin militarizmle bağlantılı olarak sermaye birikim rejiminin hizmetinde de oluşu, neoliberal kapitalizm için beklendik bir sonuçtur. Egemen blok, kendi varlığı için sınıfsal ve ulusal muhalefeti şiddet dalgasını ortaklaştırarak bastırmaya yönelmektedir.

Tüm bunlar yanında mezhepçi – tekçi anlayışın da resmî ideolojik devamlılık bağlamında süre geldiği görülmektedir. Devletin ırk bağlamında örgütlediği rejim yanı sıra Hanefi – Sünni kimlik üzerinden tek mezhepli bir anlayışı da hâkim kılmak istediği görülmektedir. Sünni Hanefi İslam anlayışı yurttaşlık bağının yegâne gerçeği olarak ele alınmıştır. Özellikle inanılmaz rakamlarda seyreden DİB bütçesiyle birlikte hedeflenen unsur sadece dini işlerle sınırlı bir kısım faaliyet değil devletin ideolojik birliği için mezhepsel tekleştirmenin de sağlanmasıdır. Sünni – Hanefi İslam anlayışı ve inancının eğitim, aile, medya, hukuk, ekonomi ve kültür alanındaki öğretileri hegemonik bir referans haline getirilmek istenmektedir. Özellikle Alevi inancının tasfiyesine yönelen faaliyetler (Aleviliğin kültürel bir folklor olarak tasfiye edilmeye çalışılması, Alevi Başkanlığı üzerinden devlete yedeklenmek istenmesi vb.) rıza ile bastırma stratejisinin dışa vurumudur. Sonuç olarak Alevilik, kültür mirası olarak konumlandırılarak devletin resmi dini referans tekelinin dışında bırakılmak istenmektedir.

Ek olarak mezhepçi eğitim faaliyeti ve kültürel – ideolojik sistematik saldırı, kadın bedeni ve siyasal toplum üzerinden de saldırıyı işaret etmektedir. Kadınlara yönelen dini referanslı fetva ve öğretiler, kadının yerinin “ev” toplumsal görevinin ise “itaat” şeklinde kodlandığı bir çerçeveyi inşa etmektedir. Dolayısıyla Türk – Hanefi – Sünni – Patron anlayışı üzerinden örgütlenmek istenen insan ve yurttaş prototipi, faşizmin üstyapısal inşa direklerindendir. Bu modelin salt alternatifinin ise determinist bir laiklik anlayışı değil ezilenler temelinde birleşmiş, kesişimsel ve devrimci bir hat olduğu açıktır.

AKP Rejiminin Gerçeği: Mezarlıklar Ülkesi: Mevcut rejim içerisinde sistematik ölümler ve katliamlar silsilesi düzenin gerçeği halini almıştır. AKP iktidarı, sadece faşizm, rant odaklı yapısallaşma ve dinselleşme – gericilik odaklı değil; doğrudan örgütlü ve yapısal bir mezarlıklar ülkesi örgütlenmesidir. Kadın cinayetlerinden, LGBTİ+ katliamına, iş cinayetlerinden istismar ve cinsel saldırı vakıalarına varana kadar sınıfsal ve ideolojik bir politika olarak şiddet rejiminin içerisinde yaşıyoruz.

Cezasızlık rejiminin zırhıyla korunan fail erkekler, iyi hal indirimi ve tahrik gerekçeleriyle meşrulaştırılıyor. Çoğu kadın kırımının faili, bu aşamaya dahi gelmeden toplumsal gerçeklik içerisinde ellerini kollarını sallayarak gezebiliyor. Nafaka, 6284 sayılı Kanun’dan doğan haklar, kürtaj, boşanma hukuku gibi temel özgürlükler ideolojik bir saldırı olarak her gün odağa alınıyor. Kadınlara yönelen faşist pratikler ve şiddet, devletin “makbul aile” tahayyülünün taşıyıcısı olarak kendisini gösteriyor. Dolayısıyla kadın, özel alana hapsedilmek suretiyle hem ucuz emek hem de erkek egemenlik alanında itaatkar yurttaş olarak sömürü çarkları içerisinde eritilmek isteniyor.

Lubunyalara yönelik sistematik saldırı ve nefret kampanyaları ise devletin zor aygıtlarıyla harmanlanarak faşist pratiklerin uygulama sahası haline getirilmektedir. Onur Yürüyüşleri başta olmak üzere LGBTİ+ görünürlüğü ve varlığına ilişkin saldırılar, toplumsal linç mekanizmalarını aktifleştirmeye hizmet etmekle birlikte ideolojik bir cepheleşmeyi de ezilenlere karşı örgütlemektedir. LGBTİ+ düşmanlığı, cinayetleri ve saldırıları yaşam çeşitliliğine karşı açılmış savaşın bir sonucudur. Trans cinayetlerinin de cezasızlık rejimiyle üzerinin örtülmesi başta olmak üzere LGBTİ+ gerçekliğinin mekânsal ve yaşamsal tasfiyesi, faşizmin kurumsal pratikleri arasında yerini alarak ideolojik tahakkümün araçlarından birisi haline gelmiştir.

İş cinayetleri ve emekçi katliamları ise kaza olarak geçiştirilmek istenen bir anlayışın sonucudur. On binlerce işçinin yaşamını yitirdiği bu devlet devamlılığı ve rejim anlayışı, kaza düzeni değil sınıfsal infaz rejiminin bir gerçeğidir. İş güvenliği yasalarının patronlar ve sermaye lehine esnekleştirildiği, denetimlerin göstermelik hale getirildiği, cezasızlık zırhıyla korunan sermayenin ceza yerine “vergi aflarıyla” muhatap kılındığı bu rejimde emekçi ve ezilenlerin yaşam hakkını da pazarlık edilebilecek bir meta düzlemine çekmiştir. Soma, Ermenek, Hendek, Amasra gibi katliamlardan görüleceği üzere sınıfın örgütlülüğüne yönelik saldırı ve tasfiye girişimlerinin amaçlarından birisinin de sermaye odaklarının ulusal ve uluslararası hizmetine, güvencesiz yurttaşlık bütününü taşımaktır. Bu bağlamda rejimin olağan sürecinde katledilenler sadece işçiler değil, kar oranları uğruna feda edilen sınıf neferleridir.

Dolayısıyla AKP rejiminin sadece bireysel ya da devletin zor aygıtları üzerinden örgütlenmiş bir şiddeti değil kolektif imha ve kitlesel cezalandırmayı esas alan rejim gerçeği olduğu tespiti yapılmalıdır. Bu durum, bir devlet aklı olarak örgütlenmiş olup 10 Ekim’den HDP binalarına, Roboski’den Gezi direnişine onlarca katliama uzanan bir sistematik sindirme stratejisidir. Faşizm, doğrudan kitle kırımı ve faşist saldırı pratikleriyle meşruiyet zeminini katliamlar üzerinden inşa etmeye yönelmiştir.

Bugün içerisinde yaşadığımız rejim, ölümün bir politik araç olarak sistematikleştirildiği ve faşizmin tahakkümünün bedenler üzerinden kurumsallaştırıldığı düzen gerçeğine işaret etmektedir.

AKP Rejiminde Göçmen Politikasının Sınıfsal Tahakküm Boyutu: Marksist literatürde emek piyasasının işleyişinde emek arzının esnekliği ve yedek işgücü ordusu temel unsurlar olarak göze çarpar. Özellikle kriz koşullarında kapitalizmin kar oranlarını korumak ve ücretleri baskılamak adına “yerli” işçi sınıfının pazarlık gücünü erozyona uğratacak şekilde sürekli bir “yedek emek ordusu” yaratmaya çabalar. Bu bağlamda göçmenlerin emeği, özellikle neoliberal kapitalist düzende bu işlevi üstlenerek sistemin işleyişi için yapısal bir parça haline gelmiştir.

Türkiye içerisinde bu sürecin esasen 2011 sonrası ivme kazanması sadece Suriye İç Savaşı ile açıklanamayacak olup aynı zamanda AKP rejiminin bilinçli siyasal ve sınıfsal politik hamlelerinden ileri gelmektedir. Çünkü göçmen işgücü unsuru, hem sermayenin hizmetine ucuz emek olarak sunulmak istemiş hem de yerli işçi sınıfının örgütlü gücünün siyasi, ideolojik ve kültürel karşı -hegemonya saldırısıyla bölünmesi hedeflenmiştir. Göçmen işçilere yönelik sınıf içerisindeki düşmanlaştırma pratiklerini bu çerçeveden okumak gerekmektedir.

2011- 2015 yıllarında milyonu aşan kayıtlı ve haliyle anlamlı bir kısmı da kayıt dışı göçmen olarak Türkiye sınırlarına insan girişi yaşanmıştır. Özellikle Suriyeli göçmenlerin resmi statüsünün “geçici koruma statüsü” olarak adlandırıldığı bilinse de fiili olarak tarım, tekstil, inşaat ve hizmet sektörü gibi alanlarda statüden bağımsız güvencesiz şekilde çalıştırılmaları söz konusu olmuştur. Özellikle sınır sanayi bölgelerinde kayıt dışı istihdamla birlikte ciddi bir emek gücü sömürüsü rejimi göçmenler üzerinden inşa edilmiş vaziyettedir.

Bunlar yanında Afganistan, Pakistan, çeşitli Orta Asya ve Afrika ülkelerinden gelen göçmenlerin de katılımıyla artan göçmen sayısı ideolojik ve politik hamlelerle sermayenin hizmetine sunulmak üzere önemli bir işgücü ordusu sağlamıştır. Bu dönemde AKP tarafından göç politikasına dair hamleler “misafirperverlik, din kardeşliği, ümmetin birliği” gibi söylemler üzerinden ideolojik meşruiyet zeminine çekilmek istenmiştir.

Göçmenler, yoğunlukla yasal güvence zemininden yoksun ve kayıt dışı çalışma sağladıkları için sermayeye düşük maliyetli iş gücü sağladı. Nitekim 2012-2022 yıllarında reel ücret artışı çok sınırlı kalmışken göçmen emeği yoğun sektörlerde ücretler reel olarak çok daha fazla gerilemiştir. [19] Dolayısıyla genel olarak bu durum, “yerli işçi sınıfı” üzerinde sendikal örgütlenme ve emek örgütlülüklerine saldırı haline dönüşmüştür. Esasen işçiyi tehdit ederken “yerine göçmen istihdam etmek” şeklinde bir tehdit, hâkim pazarlık unsurlarından birisi haline gelmiştir.

Tüm bunlar yanında AKP rejimi tarafından ilerletilen dış politik hamlelerin sonucunda göçmenler, bir tür “yardım ve merhamet” söyleminin konusu kılınmak istenmiştir. Fakat düzen, aynı zamanda ırkçı ve milliyetçi hegemonik söylemleri de inşa ederek sınıfsal dayanışma hukukunun altını oymayı ve baltalamayı hedefledi. Dolayısıyla “rızanın parçalanması” olarak burada sınıf bilinciyle etnik kimlik çatışması karşı karşıya getirilmek istenmiştir. Ayrıca göçmen emekçilerin yasal hak ve statülerinin kırılgan eşiği nedeniyle siyasal ve iktisadi haklarını talep edemediği bir fiili durum söz konusu olmuştur. Bu durum, genel olarak işçi sınıfı için “hak mücadelesine” girişme imkanlarının da sınırlarının daralmasına vesile olmuştur. Dolayısıyla emek örgütlü zeminlerin yapısal olarak daralması temin edilmek istenmiştir.

İdeolojik boyut olarak İslamcı söylemler ile göçmen siyasetinde tabanını konsolide etmek isteyen rejim, bir yanıyla da göçmen karşıtı ırkçı faşizan tutumları kontrollü şekilde besleyerek/manipüle ederek faşistlerle ve milliyetçi sağ odaklarla ortak zeminlerde buluşmaktadır. Dolayısıyla farklı sınıfsal kompozisyonların potansiyel çatışma ve çelişkileri, göçmen odaklı olarak sistem içerisinde eritilmeye çalışılmaktadır.

İnsanca bir yaşam ve enternasyonalist mücadele, kaçınılmaz olarak göçmen işçiler başta olmak üzere bütün emekçilerin ortak örgütlenmelerini; etnik ve mezhepsel bölünme karşısında sınıfsal birlik zeminlerinin inşasıyla mümkündür. Göçmen emeğinin sömürülmesini mümkün kılan siyasal ve fiili mekanizmalarla mücadele edilmesi gerektiği gibi göçmenleri pazarlık unsuru haline getiren her türlü emperyalist projeye karşı da siyaset yürütmek kaçınılmaz bir sorumluluktur.

AKP Rejiminde Sivil Toplum ve Emek Örgütlerinin Faşist Düzene Entegrasyonu: Burjuvazinin devleti, yalnızca baskı aygıtlarıyla işlemeyip baskı aygıtları dışında da hegemonya inşa edecek toplumsal mekanizmalarla egemenliğini pekiştirir. Bu bağlamda hegemonyanın inşa edildiği ve rıza üretiminin yoğunlaştığı yer olarak neoliberal kapitalist dönemde “sivil toplum alanı” sermayenin ideolojik meşruiyetini güçlendirirken kriz anlarında düzenin stepnesi işlevi gören bir alan haline getirilmiştir. [20]

AKP döneminde sivil toplum olgusunu organik olarak kendi hegemonik bloğuna yedeklemek isteyen rejim, devlet – STK iş birliği zeminlerini kurumsal olarak yeniden inşa etmiştir. Özellikle TÜGVA, TÜRGEV, Ensar Vakfı gibi yapılarla sadece ideolojik saiklerle dönüşüm hedeflenmemiş aynı zamanda devletle entegre sermaye için kamu kaynaklarının dağıtım kanalları da inşa edilmiştir. Kamu ihalelerinin dağıtımından arza tahsislerine, vergi muafiyetlerinden doğrudan bütçe transferlerine kadar ilgili yapılar mali açıdan beslenmiş; devlet aygıtının sosyal politika alanında anlamlı düzeydeki rolleri buralara devredilmiştir.[21]

Tarikat ve cemaat ağlarının sivil toplum faaliyetleri üzerinden adeta bir “yarı devlet fonksiyonu” olarak kurgulanması da dikkate değer bir husustur. Nitekim yurt hizmetlerinden eğitim kurslarına, burs sağlanmasından istihdam hatta evlilik gibi alanlara kadar tarikat ve cemaatler üzerinden “alternatif bir refah sistemi” örgütlenmiştir. Bu durum, neoliberal kapitalist düzende devletin sosyal harcamaları kısmasına rağmen yoksul halkları ve emekçileri muhafazakâr-aidiyetçi ilişkiler üzerinden kontrol etmeye yönelmiştir. Bu bağlamda devlet aygıtı ile ulaşılması mümkün olmayan mahalle, köy, gecekondu, taşra bölgelerinde tarikat ve cemaatler, AKP rejiminin ideolojik kolu olarak faaliyet sürdürür hale gelmiştir.

Bir diğer boyutuyla emek örgütlerinin de dönüşümü, rejimin kodlarının inşası bakımından önemli bir yerde durmaktadır. AKP döneminde sendikal alan ve emek örgütlülükleri sınıf mücadelesinin bağımsız ve militan zemininden çıkarılarak, devlet aygıtı ve sermaye denetiminde işlevsizleştirilmiştir. Temel olarak üç adımda gerçekleşen bu faaliyet, sistematik bir planın parçaları olarak işlemiştir.

  • İlk olarak sendikal alan yeniden yapılandırılmıştır. Hak – İş ve Memur – Sen, iktidara yakın kadrolar vasıtasıyla büyütülerek toplu iş sözleşmeleri ve grev hamleleri AKP’nin taleplerine uyumlu şekilde örgütlenmiştir. Özellikle iktidar güdümlü sendikaların üye sayısındaki artışlar, örgütlenme başarısı değil kamu kurumlarında ya da çalışmanın çeşitli sahalarında işe alımlar nezdinde ilgili sendika üyeliğinin fiilen zorunlu tutulması/dayatılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla sendikal etkinin hükümet odaklı sendikalarda gerçekleşmesi, toplu sözleşmelerde düşük ücret zamlarına imza atmak suretiyle reel ücretlerin erimesine de hizmet etmiştir.
  • Grev hakkı fiilen ortadan kaldırıldığında, AKP rejimi odaklı sendikalar bu duruma yönelik meşrulaştırıcı faaliyetler içerisinde yer almıştır. Bu bağlamda sendikal alan, patron – devlet koalisyonu olarak örgütlenmek istenmiş; işbirlikçi “sınıf örgütleri” ve sarı sendikalar tarafından bu alanın dönüştürülmesinde kendi varlıkları “hizmete” sunulmuştur.
  • Militan sendikal geleneğin gerek iç gerekse dış saldırılar neticesinde “etkisiz” bir noktaya itilmesi, ilgili alanın dönüştürülmesinin üçüncü adımı olmuştur. DİSK ve KESK gibi sol ağırlığın sendikaları, yasal aygıtlar üzerinden sergilenen baskılar yanı sıra içerden ve dışardan uğradığı ideolojik saldırılar neticesinde etkisizleştirilmiştir. Mücadele hatlarını örebilecek sendikal kanatların da büyük oranda tasfiye edilmesiyle birlikte emek yoğun örgütlü alanlar, iktidar odaklı sivil toplum ve sarı sendikal alanlar aracılığıyla dönüştürülmüştür.

İdeolojik entegrasyon olarak rıza üretimi ve toplumsal denetimde bir başlık da sosyal yardımlar olmuştur. Özellikle AKP’ye yakın belediyeler ve vakıflar üzerinden dağıtılan yardımlar, emekçileri “yardım bağımlısı” kitleler olarak konumlandırmak isterken adeta yardımları siyasal sadakat karşılığı bir lütüf olarak ele almıştır.

Nihai olarak hedeflenen entegrasyon faaliyetlerinin bütünü sadece örgütsel bir tasfiye değil, sınıf mücadelelerinin ve ezilenlerin mücadele imkanlarının toplumsal zeminlerini yok etmeye yöneliktir. Devrimci bir strateji olarak bu yapıların tamamen reddi yetmeyecek olup, devrimci mücadelede bu hegemonyanın kırılması onların yerine inşa edilecek bağımsız halk örgütlenmelerini de kurmayı içerecektir.

AKP ve Kriz Yönetimi-Afet Kapitalizmi: AKP rejimi, depremler başta olmak üzere toplumsal yıkım yaratan kitlesel afetler karşısında “kriz yönetimi” olgusunu salt bir teknik idare meselesi olarak görmemektedir. Rejim için yaşananlar, sermaye birikim rejiminin sürekliliğini sağlayan bir araç olarak görülmüş ve örgütlenmiştir.

1999 Gölcük Depremi’nden 2023 Maraş Depremlerine kadar yaşananlar bu olgunun en önemli kanıtıdır. Gölcük Depremi, neoliberal kapitalist dönüşümün “kentsel dönüşüm” adı altında meşrulaştırıldığı bir düzenin önünü açtı. Özellikle dönemin iktidarı, afet akabinde IMF ve Dünya Bankası kredi rejimleriyle kentsel alanların yeniden inşasını, ihtiyaç değil piyasa temelli bir olgu olarak ele almıştır.

Bu dönemsel atılım ise AKP ile birlikte 2002’den itibaren TOKİ odaklı bir merkezi rant mekanizmasına; buna paralel olarak eklemlenmiş yandaş inşaat sermayesine tahvil edilerek ilerletilmiştir. Özellikle afet güvenli kent ya da afet sonrası konut gerekliliği sebebiyle üretim, yoksulların ihtiyacı ya da barınma hakkından değil inşaat sermayesinin kar alanlarının genişletilmesi ihtiyacından kaynaklanmıştır.

Van Depremi, İzmir Depremi, Maraş merkezli 6 Şubat ve sair “felaketler” büyük oranda acil durum yetkilerinin kötüye kullanılması sonucunu doğurmuştur. Bu dönemler, büyük oranda ihalelerin, kamu ihale mevzuatı dışına çıkarılarak müteahhit – iktidar ilişkilerinin derinleşmesine hizmet edilmesi sonucunu doğurmuştur. Afet sonrası ihalelerin adeta iktidar yandaşı firmalara pay edilmesi, bu noktada en büyük “felaketlerin” inşaat sermaye paylaşımı bakımından yandaş firmalara alan açılması için fırsat beklendiğini göstermektedir. Bu hususlara ek olarak “imar affı” denilen faaliyetler neticesinde denetimsiz yapılaşma ve kent – çevre düşmanı planlama öne çıkarılmıştır. Özellikle 6 Şubat Depremleri döneminde yıkılan binaların önemli bir kısmının 2018 İmar Affı kapsamında ruhsatlandırıldığı da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile ilişkilendirilen verilerle tespit edilmiş durumdadır.

AKP rejimi tarafından afet yönetimi ve kriz olgusu, sadece bir sermaye birikim alanı açılması; inşaat odaklı sıcak para akışını temin yöntemi olarak ele alınmamıştır. Aynı zamanda bu dönemler, OHAL sonrası siyasal baskının kurumsallaşması nasıl mümkün olduysa 2023 depremleri sonrasında toplumsal dayanışma ağ ve ilişkilerini baskı altına almayı kurumsallaştırmayı hedeflemiştir. Özellikle devrimcilerin, Kürt hareketinin ve bileşenlerinin, bağımsız yardım girişimlerinin kriminalize edildiği bir durum geliştirilmiş; yardımların aciliyeti ve ulaşmaması pahasına yardım ağları kriminalize edilmiştir. AFAD ve Hükümet Odaklı Yardım Faaliyetçilerinin (İHH ve türevleri) yetersizliklerine rağmen deprem bölgesinde yer alan özneler “terör” ithamıyla engellenerek AKP tarafından “devletin” kriz tekeli korunmuştur. Buradaki en önemli hedeflerden bir tanesi de halkın öz-örgütlenme ihtimallerinin ortadan kaldırılması/bastırılması olmuştur.

Kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu bir düzlemde afet, sadece jeolojik ya da meteorolojik bir olay olarak değerlendirilemez. Üretim ilişkilerinin ve mülkiyet biçimlerinin yarattığı düzenin kırılgan boyutu, afetlerle doğrudan ilişkilidir. Bu noktada “doğal afet” kavramsallaştırması değil “toplumsal olarak üretilmiş felaket” kullanımı uygun kavramsallaştırmadır. Nitekim kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu düzen, bir yönüyle kendisini “önlenebilir ölümler” üzerinden sürdürmektedir. Dolayısıyla deprem ya da “afetlerde” yaşanan yıkımda canlı doğa tarafından değil piyasa mantığı tarafından katledilir.

Kapitalist düzen tarafından ikili bir fırsat olarak hem yıkımın yarattığı yeniden inşa talebi sebebiyle sermaye birikimi için yeni alanlar belirlenir hem de mülkiyet ilişkileri üzerinden mekânsal düzenlemenin yeniden sağlanması esas alınır. Bu şekilde kent mekânı yeniden organize edilerek emekçilerin mülksüzleştirilmesine dair saldırı artarken sermaye yeni kentsel rant alanlarına el koymaya devam eder.

AKP rejimi açısından kapitalist üretim ilişkileri içerisinde yaşanan “afetler”, neoliberal kapitalist iktisadi düzen için afetten ziyade fırsat olarak ele alınmaktadır. “Sermayenin yeniden üretim döngüsü” bağlamında “afetler” sermaye açısından bir “birikim sıçraması” yaratma ihtimalini doğurmaktadır (Mülksüzleştirme yoluyla birikim). Bu bağlamda AKP rejimi için “kriz yönetimi” devletin faşist pratik kapasitesini beslediği kadar emek – sermaye güç dengesini de sermaye lehine çevirmek için imkân olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu pratikler, “kriz anının” hukuki ve idari araçları olarak işlevlendirilmektedir. Aynı zamanda afet sonrası geçici dayanışma ve yardım/yardımseverlik/destekleme söylemleri üzerinden kitlelerin öfkesinin kısa vadede sönümlendirilmesi hedeflenir. Dolayısıyla afet olgusu, faşizmin pratikleri bağlamında hegemonya krizini erteleyerek faşist pratikleri tahkim eden bir araç haline getirilmektedir.

Bu bağlamda AKP ve “Afet Kapitalizmi” olgusu, kapitalizmin dışsal bir şoku olarak değil bizzat içsel çelişki ve mantığı tarafından üretilmiş bir dönem olarak ele alınmalıdır. Sermaye birikiminin hizmetine sunulan her türlü kriz dönemi gibi bu düzenli kriz olgusu da salt bir yardım-dayanışma kültürüyle değil sınıfsal çelişkilerin en sert biçimde yeniden üretilmesi/örgütlenmesi gerekli olan alanları şeklinde görülmelidir.

AKP ve “İslami Cenah” Arasındaki Çatlaklar: AKP rejiminin 2002-2013 yılları arasında Fethullah Gülen Cemaati ile geliştirdiği ilişkinin boyutları, devlet içi kadrolaşmada AKP’nin en kritik dayanaklarından olmuştur. Emniyet, askeriye, yargı, eğitim, medya gibi alanlar başta olmak üzere doğrudan ya da dolaylı olarak bürokraside geliştirilen kadrolaşma faaliyeti bu ittifak hukuku sayesinde önemli bir güç kazanmıştır. Özellikle 2010 yılında gerçekleştirilen Anayasa Referandumu neticesinde Gülen Cemaati, yargının ve bürokrasinin AKP – Gülen ittifakı için daha işlevli ve uyumlu hale getirilmesinde her türlü imkanıyla başrol oynamıştır.[22]

Gülenciler ile geliştirilen ortaklık, İslami hareketin neoliberal kapitalizmle eklemlenmesinde de belirleyici bir misyon üstlenmiştir. Gülen Cemaati, özellikle 1980’lerden itibaren güç kazanarak belirli düzlemlerde sermaye fraksiyonlarıyla entegre olan “İslami neoliberal” çizginin en disiplinli örgütlü temsilcisiydi. Sermaye gücünü odağa olarak yürüttüğü ulusal ve uluslararası faaliyetle AKP’nin ilk yıllarında hem toplumsal rıza üretimi hem örgütlülük hem de dış politika yöneliminde kritik roller üstlenmiştir.

AKP- Gülen Cemaati iş birliğinin ideolojik temelinde klasik Millî Görüş anlayışından retorik olarak ayrılma hali gözlemlenmektedir. Nitekim Millî Görüş’te temeli olmamakla birlikte tekrarlanan “Anti Emperyalist” sözde retorik bu ittifak düzleminde “piyasa ekonomisi, muhafazakâr değerler ve Batı ile (emperyalizmle) uyumlu dış politika” şeklinde üçlü bir zemindeydi. Dolayısıyla AKP – Gülen Cemaati ortaklığıyla üretilmek istenen İslamcılığın sözde küresel sermaye ile uyumlu bir yorumu, ABD ve AB emperyalizmi nezdinde meşruiyet sağlamayı hedeflediği gibi Türkiye burjuvazisinin dışa açılım stratejisinde katalizör görevi gördü. Bu çizgiye ek olarak AKP döneminin ilk yıllarında hedeflenen AB uyum yasaları, özelleştirme programları ve eğitimde serbest piyasa mantığı/ticarileşme paralel şekilde ilerletilmiştir.

2011 yılından itibaren Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler (Arap İsyanları, Suriye İç Savaşı vb.) Türkiye’nin dış politik yönelimiyle ABD arasında çeşitli ve “sınırlı” açmazlara yol açmıştır. Bu bağlamda kontrollü ve sınırlı olmak kaydıyla yer yer bozulan stratejik uyum, hegemonik blok içi paylaşım savaşında da karşılığını bulmuştur. Bu durumla bağlantılı olarak devletin zor aygıtlarının ve nihayetinde de iktisadi rant kaynaklarının denetimi/paylaşımı bakımından iki fraksiyon arasında anlamlı bir mücadele başlamıştır.

Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, dershane krizi, 2013 yılında gerçekleştirilen 17-25 Aralık Operasyonları ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle birlikte AKP – Gülen Cemaati ilişkisi şiddetli bir pratik – politik çatışmaya dönüşmüştür. Günün sonunda 15 Temmuz Darbe girişimiyle birlikte Gülen Cemaati, devlet içerisindeki önemli mevzilerinde anlamlı bir tasfiye operasyonuyla karşı karşıya kalmıştır.

Bu kopuş ve çatışma hali, açık şekilde sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmanın; çatışma halinin emperyalist düzlemde yaratacağı olası sonuçların ideolojik ve örgütsel düzeydeki tezahürü olarak değerlendirilmelidir.  İdeolojik yakınlık, söylem ve kader ortaklığı yahut dini ortaklık ilişkileri, sınıfsal çıkarlar ve iktisadi rant alanı ayrıştığında birleştirici bir etki gösteremez. AKP – Gülen Cemaati ittifakı, neoliberal sermaye birikim rejiminin farklı fraksiyonlarını aynı şemsiye altında tutabilen geçici bir koalisyon olarak kendisini örgütlemiştir. Paylaşım için girişilen güç mücadelesi ve çatışmada yaşanan denge değişimiyle birlikte bu koalisyon kaçınılmaz şekilde parçalanmıştır. Sonuç olarak AKP – Gülen Cemaati çatışması sözde “dava” konusunda bir ayrışma ya da ihanet değil AKP’nin devlet aygıtını dar fraksiyonel kontrolüne alma girişimi karşısında İslami hareketteki bütünlüğü zedelediği bir dönemsel tutumdur. Dolayısıyla bu girişimle birlikte daralan devlet aygıtı, AKP’nin ideolojik olarak dayandığı toplumsal meşruiyet tabanında da derin kırılmalar yaratmıştır.

Güncel olarak 2016 sonrası Gülencilerin tasfiyesiyle birlikte bu boşluğu doldurma mücadelesi de daha da sert bir rekabet alanına dönüşmüştür. Türkiye’de bir gerçek olarak kendini dayatan tarikat ve cemaatlerin 1980’li yıllardan itibaren neoliberal dönüşümün yarattığı sosyal boşlukları dolduran sivil görünümlü denetim mekanizmaları şeklinde işlev gördüğü bilinmektedir. Bu dönüşüm AKP dönemiyle birlikte ideolojik seferberliğe ek olarak ekonomik rant ve kadro paylaşım ilişkilerini de içermiştir. Devlet-tarikat/cemaat bağlantıları organik bağ şeklinde kendisini göstermeye başlamıştır. Gülencilerin tasfiyesi sonrası bu ayrıcalıklara sahip olmak üzere Menzil, İsmailağa ve Süleymancılar arasında ciddi bir rekabet başlamıştır.

Menzil Cemaati, özellikle Sağlık Bakanlığı bünyesindeki taşeron hizmetlerden başlayarak hastanelerin yönetim kademelerine kadar önemli kadrolaşma pratikleri sergilemiştir. Dolayısıyla sağlık sektörü bünyesindeki milyarlarca liralık ihale ve sözleşmeler denetimleri altında bulunmaktadır. İsmailağa Cemaati’nin ise büyük oranda Diyanet kadroları ve imam hatipler üzerinde etkili olduğu ifade edilmektedir. Bu bağlamda gençlik ve eğitim faaliyetleri üzerinden kendisini büyütmek suretiyle İstanbul’daki yerel yönetim pratikleriyle doğrudan ilişkilenmişlerdir. Süleymancılar ise yurt ve kurs ağlarını genişletmek suretiyle özellikle taşra bölgelerde öğrenci tabanında hakimiyet kurmayı hedeflemektedir.

Bu durumun devlet aygıtı içerisindeki yansımaları kadrolaşma ve terfilerde net bir şekilde gözlemlenmektedir. Özellikle emniyet bürokrasisi ve dolayısıyla İçişleri Bakanlığı atamalarında Menzil ve İsmailağa kökenli isimlerin yer aldığı bilgisi kamuoyuna yansımıştır. Bunlar yanında Sağlık Bakanlığı’ndaki kritik bürokratik atamalarda da Menzil etkisi açık bir şekilde gözlemlenmektedir. Adalet ve yargı alanında da aynı şekilde tarikat cemaat bağlantılı fraksiyonel çatışmaların olduğu; bu çatışmalara eşlik eden AKP-MHP bürokratik çatışmasının da birbirine eşlik edişi açıkça bilinmektedir.

Sonuç olarak tarikat ve cemaatlerin kadrolaşma ve örgütlenmedeki rekabetleri, fraksiyonların “itikadi” farklarından ayrılarak sermaye birikim süreci ve rant odaklı devlet aygıtı hamlelerine nasıl eklemleneceği tartışmasına dönüşmüştür. Tarikatlar devlet bütçesinden payını aldığı gibi kendi ekonomik ağlarını inşa eden sermaye aktörleri olarak kendilerini inşa etmektedirler. Faşizmin pratik metotları ve devlet aygıtının kullanımı ise bu fraksiyonlar arasındaki çıkarlar açısından dengeleyici bir manivela olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla tarikatlar, başarılabildiği oranda rejimle bağımlı kılınmak istenmektedir. Ayrıca bu durum, faşizmin toplumsal denetimi ideolojik aparatlarını kullanarak bütünleştirme hamlesinin de bir parçasıdır. Dolayısıyla emekçi ve ezilen kesimlerin de tabanını parçalamak suretiyle cemaatçi aidiyetler üzerinden toplumsal yeniden organizasyon sağlanmak istenmektedir. Tarikat – cemaat olgusu, gericilik ve gerici iş birliği yanı sıra devlet aygıtının neoliberal – faşist yeniden organizasyonunda sermaye fraksiyonlarının ve ideolojik aparatların nasıl bütünleştiğinin somut göstergelerindendir.

AKP – MHP’nin Yeni Düzeni: Ezilenlere Karşı Süreklileşmiş İç Savaş Pratikleri: AKP – MHP düzleminde gelişen iktidar bir seçim ittifakı değil neoliberal kapitalizmin faşist bir düzlemde yeniden kavramsallaştırılmasıdır. 2015’ten sonra Türkiye’de şekillenen AKP – MHP eksenli faşist blok, devlet aygıtı – parti – sivil toplum alanının üçlü saç ayağı üzerinde rıza ve zorun eklemlendiği bir düzen şeklinde kendisini inşa etmiştir. İdeolojik aygıtların din –  eğitim – medya üzerinden kaynaştırıldığı ve yürütme erkinin merkezileştiği bu düzlem “Başkanlık sistemi” denilen idari düzenle “taçlandırılmıştır. Bugün karşı karşıya kaldığımız rejim tarif edilirse, kriz dinamiklerinin milliyetçilik, din ve güvenlik siyasetiyle içe katlandığı; sınıfsal çatışmaların ideolojik perdelemelerle idare edilmek istendiği “pahalı bir faşizmle” karşı karşıyayız.

AKP-MHP düzleminin ayırt edici pratik unsurlarından birisi, neoliberal birikimin tıkandığı her eşiğin güvenlik ve yargı aygıtıyla aşılmaya çalışıldığı bir düzen olmasıdır. Birikim metotları olarak mülksüzleştirme, rant, borçlandırma ilkelerini temele alan bu rejim, faşist pratikleri devletin aygıtlarıyla harmanlayarak bu ilişkileri tahkim etmekte/sürdürülür kılmaktadır. Bu faaliyetler esnasında ise toplumsal alanı milliyetçi – İslamcı ideolojik çekirdekle birbirine kenetleyen yeni bir form inşa edilmiştir.

AKP-MHP düzleminin inşa ve gelişiminde kırılma anının büyük oranda 2015 yılı olduğu söylenebilir. Özellikle 7 Haziran 2015 seçimleriyle Kürt siyasetinin sağladığı başarı neticesinde parlamenter çoğunluğun kaybedilmesi ve bununla bağlantılı olarak geliştirilen saldırı pratikleriyle çözüm süreci masasının iktidar tarafından devrilmesi, rejimin yeni yönünü de tayin etti. 7 Haziran – 1 Kasım arasında yaşanan şiddet sarmalı ve devlet içi klik mücadeleleri neticesinde gelişen 1 Kasım seçim “galibiyeti” AKP için yeni bir rejim düzleminin başlangıcı anlamına geldi. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi akabinde OHAL; nihayetinde 2017 referandumuyla ilan edilen “Başkanlık”[23]sistemi, idari ve siyasi tamamlayıcılığını “Cumhur İttifakı” adı altında resmileştirmiştir. 7 Haziran’dan Cumhur İttifakı’na ilerleyen bu sürecin ayırt edici unsuru, “Olağanüstülüğün” yönetsel bir kalıcı tekniğe dönüşmesidir. Dolayısıyla faşist MHP’nin bir “sandık payandası” olmaktan da öte devlet aygıtının faşist pratiklerle yeniden kodlanmasında ideolojik, bürokratik ve kültürel dönüşümde taşıyıcı olduğu görülmektedir.

AKP – MHP düzleminin yöntemsel ve icrai mekanizmalarının dört temel başlık altında değerlendirmek mümkündür. İdari bağlamda pratiklerin icrası için burjuvazinin hukuk normlarının dahi ilga edildiği bir düzene ihtiyaç duyulmuştur. Bu bakımdan şekli hukuk ve Anayasal düzlem terk edilmiş, yeni bir tür “Kararname rejimi” idari olarak yürürlüğe girmiştir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yürütme erkinin faaliyetleri büyürken, parlamento organının “sözde” yasama işlevi – temsil olgusu, “onay” düzeyi bile tartışmalı bir etkisizliğe indirgenmiştir. Bağlantılı olarak “yargı aygıtı” ceza hukuku başta olmak üzere hukuk alanları üzerinden ezilenlere ve emekçilere dönük saldırıların başat aktörü haline getirilmiştir. HSK’nin yapısından “Terörle Mücadele” Kanunu’na, siyasal katılımdan örgütlenme hürriyetine kadar her alan, rejimin terör – ceza hukuku ilişkisi bakımından “burjuva hukukunun temin alanının dışında tanımlanmıştır.

İkinci olarak güvenlik ve yargı ikiliğinin ele alınış biçimi belirleyici olmaktadır. Güvenlik – yargı pratikleri üzerinden ezilenlere ve emekçilere yönelen pratikler, sürekli bir “iç savaş mantığı” ile sürdürülen fiiller halini almıştır. İçişleri Bakanlığı – Emniyet – Jandarma – Savcılık denklemi, kalıcı OHAL rejiminin icrai aygıtları olarak görevlendirilmiş vaziyettedir. Kürt seçilmişlerden devrimci demokrat muhalefete ve ezilenlere varana dek yürütülen tasfiye operasyonları, polis faaliyetiyle ve teknolojik imkanlarla sürekli bir denetim ağını inşa etmiş vaziyettedir. Dolayısıyla kalıcı bir yönetim paradigması olarak klasik burjuva devletin “olağan hukuk” ile “olağanüstü hâl hukuku – kriz hukuku” arasındaki dönemsellik ve geçirgenlik ortadan kaldırılmış; faşist atak yöntemlerinin süreklileşmesiyle sürekli olağanüstü hâl rejimi kurumsallaştırarak faşist yöntemler devlet aygıtları bağlamında tahkim edilmiştir. Sonuç olarak AKP – MHP düzleminde rıza üretiminin büyük oranda ortadan kalmasıyla birlikte zorun çıplak biçimi faşist pratiklerle hegemonik aygıtın asli işleyiş unsuru haline gelmiştir. Dolayısıyla iktidar tarafından İstanbul’dan Hakkari’ye ezilenlere yönelik aynı “süreklileşmiş iç savaş mantığıyla yürütülen” faşist pratikler hayata geçirilmiştir. Sermaye düzeninin ve yeniden üretim koşullarının güvence altına alınması için inşa edilmiş bu mimari, emekçilerin taleplerinden tüm ezilen ve ötekilerin mücadelelerine varana dek her “hareketi” bir “milli güvenlik” sorunu olarak ele almakta, bu şekilde her toplumsal mücadeleyi inşa ettiği “süreklileştirilmiş iç savaş hukukuna” tabi kılmaktadır. Yargı alanında icra edilen faaliyetlerse bu pratiklerin tamamlayıcısı olmaktadır. Burjuva hukukunun biçimsel eşitlik iddiası, sınıf savaşının yoğunlaştığı ve ezilenlere yönelik pratiklerin arttığı momentlerde rafa kaldırılmakta olup Türkiye’de yaşanan pratik de bunu kanıtlamaktadır.

Üçüncü olarak devlet aygıtları ve toplumsal alanlarda ideolojik kodların yeniden dizaynı, toplumsal dönüşüm için önemli bir süreç olarak işlevlendirilmiştir. Türk – İslam sentezinin bir tür re-organizasyonu olarak Türk – Sünni – Erkek -Milliyetçi kodlar, hegemonik bir blok haline getirilmiştir. Özellikle MHP, 2015 sonrası Kürt hareketine karşı yürütülen yoğun baskı konseptini AKP çizgisiyle ortaklaştıran bir zemine çekmiştir. “Beka sorunu” kavramsallaştırması ise rejimin ideolojik yapısının merkezine yerleşmiştir. Bu bağlamda “beka” öznesi sıklıkla değişebilen bir düşman yaratma esnekliği sağladığı gibi devletin bekası olgusuyla iktidarın bekası olgusu birbiriyle eşitlenmiştir.

Dördüncü olarak mafya – çete – faşizm denkleminde üretilen yeni yapılanmanın, siyasal ve toplumsal dönüşümde oynadığı rol ele alınmalıdır. Devlet içi kliklerin mücadeleleri, mafya yapıları, paramiliter yapılanmalar, tarikat- cemaatler gibi özneler, kurumsal işleyişin vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir. SADAT, Osmanlı Ocakları vb. yapılar üzerinden paramiliter düzen inşa etme gayesi hem toplumsal örgütlülükleri “yasadışı zor kullanma tehdidi” üzerinden hedef almakta aynı zamanda iç ve dış politikada “düşman” ilan edilenlere karşı sivil faşist saldırı uygulama kapasitesini arttırmaktadır. Mafya – siyaset ilişkisinin yarattığı kirlilik ise Susurluk’tan bugüne pek çok şeyin daha da derinleştiğini göstermektedir. Özellikle Sedat Peker tarafından yapılan ifşaatlar başta olmak üzere ortaya serilen düzenin pislikleri, mafyanın ekonomi – siyaset döngüsündeki belirleyici rolüne işaret etmektedir. Yolsuzluk, uyuşturucu ticareti – haraç – çökme ve kamu ihaleleri üçgeninde inşa edilen çeteleşme pratikleri, daha alt gruplaşmalarla rantın paylaşılması suretiyle sokakların kontrol altına alınmasına da hizmet etti. [24] Bu duruma MHP’nin “derin devlet” bağlantıları ve kontrgerilla mirası da eklemlenince, AKP – MHP kendisini polis – jandarma – özel harekat çizgisinde de yeniden üretmiştir.

Ancak AKP – MHP rejiminin, katı ve değişmez bir birliktelik şeklinde olmadığı da gözden kaçırılmamalıdır. Bu rejim, çeşitli toplumsal olaylar ve siyasal krizlerde görünür olduğu üzere oldukça kaygan bir zemin üzerinde varlık göstermekte olup krizlerle test edilen, aynı zamanda karşılık tavizler ve pazarlıklarla sürdürülen bir tür zorunluluk ittifakıdır. Yapısal çelişki ve çatışmaların bürokrasi içi hesaplaşma, hamle ve zor politikalarıyla ertelendiği bir düzen olarak “gerilimli denge” üzerinde ilerleyen bir rejim olduğundan söz etmek mümkündür. Bu bağlamda krizleri erteleme potansiyelini yitirdiği oranda devrimci iddia ve olasılıkların da yükseldiği bir dönemin yaklaştığı ihtimalinden söz edilebilecektir.

Türkiye’de AKP Rejimiyle Birlikte Faşizmin Güncel 
Karakteri ve Analizi

Faşizm, mali sermayenin en gerici fraksiyonlarının açık terör rejimi olmasıyla bir zemin tanımına sahip olmakla birlikte “ideal tip” olarak her ülkenin tarihsel özgüllüğünde yeniden şekillenmektedir. Mahir Çayan’ın Türkiye’de “sömürge tipi faşizm” kavramsallaştırmasından 1970’lerde ifadesini bulan kontrgerilla ve paramiliter örgütlerle halkın doğrudan karşı karşıya getirildiği iç savaş ve “sivil faşizm” biçimleri bugünü anlamak bağlamında önemli zeminler sunmaktadır. Nitekim Türkiye’de mali sermaye – emperyalizm bağımlılığı ilişkisi üzerinden faşizmin, her daim emperyalist işgal biçimleriyle bağlantılı olarak süreklilik gösteren bir unsur olduğu ifade edilmelidir. Türkiye’de faşizm, sadece iç sınıf dengelerinin gerekliliklerinden değil, içsel bir olgu olarak emperyalizmin varlığından ve gizli işgalin çeşitlenen mekanizmalarından da doğmaktadır. NATO’dan IMF’ye, kontrgerilladan dijital gözetim aygıtlarına varana kadar bütün mekanizmalar, gelişen içsel sürecin güncel tezahür biçimleri olarak kullanılmaktadır.

Türkiye’de faşizm, belirli bir istisna dönemine indirgenemeyecektir nitekim faşizm, Türkiye için geçici bir makas değişikliği ya da sapma değildir. Emperyalizme bağımlı kapitalist yapılar, kendi iç dinamiklerinden ziyade büyük oranda emperyalizmin yönlendirmeleri ve yerli işbirlikçi sınıfların zor aygıtları üzerinden yönetilir. Bu nedenle Türkiye’de faşizm, 12 Eylül’den bugüne farklı biçimlerde ancak aynı öz ile sermaye ve emperyalizmin çıkarlarını güvence altına almak adına devamlılık sergilemiştir. Ancak esasen Türkiye’de faşizmin karakteri, bağımlı kapitalist gelişmenin, emperyalizme eklemlenme biçimleri ve sömürü ilişkileri yanı sıra yerli işbirlikçi sınıfların ihtiyaçlarının özgün gerekleri olarak biçimlenmiştir.

Türkiye’de faşizm bir özdür. Faşizmin ise çeşitli görünüş biçimleri var olagelmiştir. Faşizm dönemsel olarak açık faşizm şeklinde sıkıyönetimler, cuntalar ve baskı düzenleriyle meydana çıktığı gibi burjuvazinin parlamenter maskesinin arkasına saklandığı dönemlerde de özünü korumuştur. Bu bağlamda Türkiye’de “demokrasi – faşizm” karşıtlığı sahte bir ikilemdir. Nitekim Türkiye’de düzen faşist temelde örgütlü olup bu bağlamda burjuva demokrasisi için aşamalı mücadele edildiği iddiası gerçekçi değildir. Türkiye’de bu bağlamda faşizme karşı mücadele demokrasi mücadelesiyle iç içedir dolayısıyla devrimci mücadele ikiliğe değil kesintisiz devrim anlayışına hala sıkı sıkıysa yaslıdır. Dolayısıyla demokrasi ve devrim mücadelesi başta olmak üzere faşizme karşı mücadelenin imkân ve ihtimalleri “kesintisiz” bir iç içeliğin ürünü olmalıdır. Bu bağlamda sömürge tipi faşizm çözümlemesinden Kesintisizler’e varan teorik miras hala önemli bir zemin sunmaktadır. Nitekim faşizmin sürekliliği, emperyalizmle bağımlılık ilişkileri ve anti-faşist anti-oligarşik kesintisiz devrim hattını anlamak bağlamında ilerletici zemin burada kurulmaktadır. Ancak Türkiye’nin iktisadi ve siyasal dönüşümü ve de nihayetinde neoliberal düzen, bu düzlem üzerinden yükselecek belli başlı yeni tespitleri de içermelidir.

Türkiye’de kapitalizmin “klasik” gelişim seyri izlemediği noktalarda faşizmin pratiklerinin de gelişim ve inşa biçimleri ona göre şekillenmiştir. Tabandan yükselen bir faşist örgütlenme modelinden ziyade doğrudan tekelci sermaye ve devlet tapıcılığı/şiddet tekeli üzerinden yükselen varlık, Türkiye’de faşizmin sürekliliğini besleyen temel yapıdır. Kontrgerilla örgütlenmelerinden paramiliter milis faaliyetlerine (Ülkücüler, Hizbullah, SADAT vb.) polis – yargı – MİT üçgenine tarikat cemaat ağlarına varana dek bu sürekliliği üreten temel aparatlar kapitalist birikim rejiminin kalıcı formu olarak ihtiyaca göre belirlenmiştir. Dolayısıyla Türkiye’de faşizm bir istisna değil, bağımlı kapitalist birikim rejiminin neoliberal bağlamda yeniden organize edilmiş; ancak nihayetinde kalıcı – sürekliliği olan bir yönetim biçimidir.

Dolayısıyla ‘sömürge tipi faşizm’ kavramı tarihsel bir özgünlük olarak önemini korumakla birlikte, bugünün neoliberal entegrasyon ve dijital gözetim koşullarında bu biçim dönüşmüş; faşizmin özü korunmuş, biçimleri ise ‘neo-faşist rejim’ olarak kurumsallaşmıştır. Nitekim klasik emperyalist bağımlılık koşullarında ortaya çıkan biçimden, neoliberal finansallaşma, dijital gözetim ve küresel otoriter dalga bağlamında şekillenen güncel biçime ilerlemek, faşizmin tahlilini de. Yeniden ele almayı zorunlu kılmaktadır.

Bugün AKP – MHP bloku, bu sürekliliğin ileri biçimlerinden birisinin temsili olarak kurumsallaşmış olağanüstü hâl pratikleri, yasal ve paramiliter şiddet, hukuk dışı tasfiye birleşimiyle ezilenlerin her alanına temas eden neo-faşizmin kurmsallaşması halidir. Bu blok sadece faşizmin şiddetten başka sermayesinin olmaması olgusuyla açıklanamayacaktır. Neo-faşizm bugün kalıcı OHAL, polis-yargı mekanizmalarının süreklilik içeren iç savaş mantığıyla ezilenler üzerinde estirdiği terör, Kürt halkı başta olmak üzere halklar ve inançlara yönelik estirilen pratikler, kurumsallaşmış bir aygıtı karşımıza çıkarmış durumdadır. Bugün rejim sadece klasik devlet şiddetine ve tekeline yaslanmamaktadır. Mafya – çete denkleminden tarikat – cemaat ağlarına; medya manipülasyonundan dijital gözetime varana kadar modern yöntemlerle eklemlenmiş faşizm, ezilenlerin yaşamının her alanına doğrudan ya da dolaylı temas edebilme kabiliyetiyle “neo” sıfatını haketmiş bir faşizm inşasını kurumsallaştırmıştır.

AKP – MHP rejimi, Türkiye’de istisna değil süreklilik olan – görünüş biçimleri yukarıda izah olunduğu üzere değişebilen – faşizmin neoliberal kapitalist düzlemde yeniden üretimidir. Sermaye ve emperyalizmin çıkarları, kalıcı OHAL aygıtları başta olmak üzere devletin zor aygıtlarıyla güvence altına alınarak bir modern faşizm pratiği inşa edilmiştir.

AKP – MHP neo faşizminde emperyalizmin gizli işgal biçimlerinin örgütlü kurumsallığı yükselmektedir. Uluslararası finans kapital ile kurulan bağımlılık ilişkileri üzerinden örgütlenen AKP rejimi ve güncel AKP – MHP düzlemi, emperyalizmin içsel varlığının kurumsallaşmasına önemli hizmetler sunmuştur. Dolayısıyla AKP – MHP düzlemindeki neo faşizm, emperyalizmin işgal biçimlerinin sürekliliği ile de doğru orantılıdır. Bu bakımdan reformist eğilimlerde sıklıkla görülen, emperyalizmi salt “dışsal” bir düşman/olgu olarak tarif ederek ulusalcı hezeyanlara zemin hazırlama masalı teşhir edilmelidir. Dolayısıyla emperyalizm, içsel boyutlarıyla kovulmayı değil kökten tasfiye edilmeyi beklemektedir. Bu da devrimci bir karşı çıkışla mümkündür.

AKP – MHP blokunun “neo” sıfatı sadece şiddet araçlarının çeşitlenmesinden de kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda şiddetin iktisadi kriz yönetiminden kültürel hegemonya inşasına, “politik sadakat” kurulmasından yeni bir “yurttaş” inşasına varana kadar çok daha merkezi bir işlev kazanmasına işaret eder. Yürütme faaliyetinin tek elde toplandığı yeni rejim düzleminde devletin merkezileşmesi olgusu en ileri biçimde kurumsallaşmış vaziyettedir. Denge denetleme adı verilen düzen içi mekanizmaların kırıntılarının bile büyük oranda tasfiye edildiği bu düzen, sınırsız icra yetkisiyle sermayenin hizmetine sunulmuş bir faşizmi kurumsallaştırmış/kurumsallaştırmaktadır.

AKP – MHP rejiminin güncel siyaset bilimi literatüründe sıklıkla “popülizm” kavramlarıyla sınıflandırılmak istendiği görülmektedir. Ancak bu kavramlarla açıklama yetersiz olduğu gibi politik bağlamda da doğru değildir. Nitekim burada popülizmin siyaset bilimi literatüründeki karşılıklarını aşacak şekilde sistematik, kurumsal, çok yönlü ve sürekli bir terör pratiği/çoklu şiddet yöntemselliği mevcuttur. Popülizm, sınıfsal özü ve emperyalizm ilişkilerini “literatür” mezesi haline getirerek rejimin esas karakterini görünmez kılmaktadır. Bu durum aynı zamanda faşizme karşı nasıl mücadele edileceği konusunda da tayin edici cevapların karşılıklarını da belirlediği için önemli bir siyasal “manipülasyon” hamlesidir. Burada manipülasyon büyük oranda şu noktada yatmaktadır: Türkiye’de faşizm seçim sandığı, karizmatik liderlik, geleneksel değerler ve “biz – onlar” ikiliğini aşacak şekilde doğrudan sınıfsal çıkarları, emperyalizm ve işbirlikçilerinin siyasal varlığını güvence altına alan kalıcı bir baskı aygıtı olarak örgütlenmektedir.  Dolayısıyla bir olguyla mücadelenin nasıl verileceği, adının doğru konulmasıyla mümkündür. Çünkü faşizmle mücadele, sadece teorik bir “titizlik” değil aynı zamanda pratik-politik mücadelenin nasıl verileceğine dair yöntemsel bir zorunluluktur. Bir siyasal örgütlenme, karşısındaki rejimi doğru kavradığı ölçüde stratejik yönelim ve hamlelerini tayin edebilecektir. Dolayısıyla reformizmin kitlelere sattığı bir hayal olarak “demokrasiye dönüş” stratejisinin karşısında tek yol ve seçenek olarak kesintisiz devrimci kopuş hattı yer almaktadır.

Bugün Türkiye’deki faşizmin neo biçimine eşlik eden en önemli unsurlardan birisi de dijitalleşmenin faşist pratiklerdeki kullanım sahasıdır. Dijital gözetim toplumu ve veri toplama faaliyetleriyle birlikte faşist pratiklerin icrası güvenlikçi anlamıyla daha da kolaylaşmıştır. MOBESE kameraları, yüz tanıma sistemleri, sanal devriye faaliyetleri ya da siber suçlarla mücadele adı altında yürütülen kitlesel fişleme faaliyetleri, faşizmin her insana doğrudan müdahale etme kapasitesini yükseltmiştir. Bu bağlamda neo faşist bir terör rejimi olarak dijitalleşme, iktidar tekelinde sadece ezilenlere yönelik pratik saldırılar değil aynı zamanda toplumsal korku rejimini sürekli yeniden üretmenin aracı haline dönüşmüştür.

Devlette faşizmin zor aygıtları olarak kendisini örgütleyen polis gücü, Türkiye’de klasik bir güvenlik kurumu olmaktan çıkmış vaziyettedir. Kolluk, neo-faşizm olgusunda gittikçe yasaların dışına çıkan bir şiddet gücü haline gelmiştir. Sokağın militarizasyonu, sadece polis zoruyla değil rejim yanlısı çeteler, mafya grupları ve organize suç örgütlerinin siyasal şiddet aktörleri haline getirilmesiyle de pekiştirilmektedir.[25] Sokaklarda ve şehirlerde insan katletmenin sıradanlaştığı, resmi ve sivil faşist özneler -çeteler tarafından öldürmenin normalleştiği bir pratiğin “terör” olarak adlandırılması oldukça doğaldır.

Neo-faşizmde bir diğer aygıtı olarak işlevlendirilen yargı pratikleri ise bu sürecin tamamlayıcısı misyonunu üstlenmiştir. Rejimin emir komuta zinciri bünyesinde işleyen yargı tutuklamalar, yıllarca süren soruşturmalar, kumpaslar, AYM ve AİHM gibi burjuva hukukunun mahkeme kararlarının dahi tanınmaması, resmi görevlilerin cezasızlıkla ödüllendirilmesi gibi olgularla rejimin “düşman öğütme mercine” dönüşmüştür. Buradan hareketle serbest seçim imkânı ve seçme – seçilme hakkı gibi unsurların dahi bu rejimde yeterli bir anlam taşımadığı anlaşılabilecektir. Nitekim popülist olarak adlandıramayacağımız – keza asgari seçim ve demokrasi düzleminden bahsedemediğimiz – bu rejimde seçme – seçilme hakkı ortadan kaldırılmış vaziyettedir. Biçimsel olarak sürdürülen sandık mekanizmasına rağmen ortadan kaldırılan seçim olgusuyla faşist pratikler kurumsallaşmaktadır. Kürt siyasi hareketinin partilerinin kapatılmasından seçilmişlerinin tutuklanmasına, yaygın kayyım ve tutuklama teröründen muhalefet adaylarına getirilen yasaklama-yargı kumpaslarına varana dek her husus bu meseleyi kanıtlamaktadır. Seçim ve sandık, rejim için yalnızca bir tür “meşruiyet vitrini” olarak görülmektedir. Keza İBB operasyonları bünyesinde CHP adayı olarak ilan edilen Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, Yüksekdağ – Demirtaş ve yüzlerce HDP’linin tutsaklığı serbest siyasal rekabetin kırıntısının kalmadığının en önemli göstergesidir. Ek olarak seçim güvenliği mekanizmalarının Türkiye’deki hali ve medya tekelleşmesi – sokak faaliyetlerinin yasaklanması gibi unsurlar bu durum yanında basit birer ek olarak kalmaktadır.

Sömürge Tipi Faşizmden Neo – Faşizme Faşizmin Karakteri yeniden ele alınmalıdır. Kapitalizmin dönüşümü ve faşizmin işleyiş mantığıyla birlikte bu zemin üzerinden yeni bir teorik tespit yükselmelidir.

  1. Türkiye kapitalizmi 1970’lerde ortaya koyulan “yarı sömürge – yarı feodal” karakterini aşmak suretiyle metnin önceki bölümlerinde anlatılan gelişim seyriyle birlikte neoliberal entegrasyona tabi tutulmuş, nihayetinde kapitalistleşmiştir. Küresel değer zincirine eklemlenen Türkiye finansal bağımlılık, dış borç rejimleri, IMF – Dünya Bankası gözetiminin yanı sıra emperyalizmin içsel faaliyetlerini entegrasyon suretiyle dijital sömürü, veri gözetimi ve küresel teknoloji tekelleriyle birlikte daha da derinleştirmiştir. Dolayısıyla bağımlılığın biçimleri de dönüşerek çok katmanlı neoliberal mekanizmalar üzerinden işler hale gelmiştir.
  2. Resmi ve sivil faşizme yönelik tespitler ve de mücadele teknikleri, bugün faşizmin aygıtlarının çeşitliliği – kalıcılığı karşısında dönüşmektedir. Devletin merkezileşmesi, güçlenmiş zor aygıtı yanı sıra paramiliter yapıları ve sivil toplum alanında inşa ettiği hegemonik karakterli özneler, buraya eşlik eden hegemonya araçları – ideolojik müdahaleler, ek olarak gelişen dijitalleşme faaliyetleriyle faşizm bir bütünlük içinde örgütlenmiştir. Dolayısıyla faşizm merkezileşmesiyle birlikte çok katmanlı bir yapı olarak kurumsallaşma hattına girmiştir.
  3. Faşizmin güncel karakteri toplumsal taban örgütlenmesine değil sermaye – devlet – emperyalizm üçgenin sürekli birleşmesiyle büyük oranda yukarıdan şekillenmektedir. Bu bakından Türkiye’de faşizm ne salt seçim sandığıyla yenilgiye uğratılabilecek bir popülizm vakıasıdır ne de sadece paramiliter çeteler ve kontrgerillayla mücadele etmekle çözülebilecek bir güvenlik sorunudur. Bugün Türkiye’de neo faşizm, toplumsal hayatın her alanına sermaye – emperyalizm – devlet üçgeninde süreklileşerek nüfus etmiş kalıcı bir olağanüstü yönetim şeklidir.
  4. Bugün emperyalizmin ve uluslararası finans kapitalle entegrasyonu hedeflenen ulusal sınırları aşan yerli burjuvazinin çıkarlarının örülmesi için neo faşizm halka savaş ilan etmiştir. IMF, Dünya Bankası, fon düzeni ve sıcak para rejimiyle birlikte girişilen finansal tahakküm, NATO üstleri üzerinden ve emperyalist savaşlarla girişilen askeri tahakküm, Meta, veri ve gözetim düzeniyle katmerlenen dijital tahakküm, Gümrük rejimleri ve uluslararası ticari düzenle entegrasyon üzerinden girişilen iktisadi tahakküm faşizmin dörtlü saç ayağı gerekçelendirme zeminlerindendir. Bu bağlamda açık ve gizli işgal olgusu, neoliberal kapitalist düzlemde işgal ve müdahalelerin ileri düzeylerini de içerecek şekilde değerlendirilmeli/güncellenmelidir.
  5. Türkiye’de neo faşist rejim, salt iç özgünlükle açıklanamaz. 2008 krizi ardından derinleşen neoliberal krizin sonucu olarak faşizan dalganın dünya çapındaki yükselişi çeşitli ülkelerde farklı kimliklerle ortaya çıktı. Türkiye’de örgütlenen neo faşizm de bu dalganın bir tezahürü olarak güncellenmiştir. Sermayenin küresel krizi karşısında devletin baskı aygıtlarının merkezileştirilmesi, yeniden örgütlenmesi ve emperyalizmle iç içe geçmiş rejimlerin kalıcılaştırılmak istenmesi bir gerçektir. Dolayısıyla neo faşist rejim sadece yerli bir olgu değil dünya çapındaki neoliberal kapitalizmin krizine verilen küresel – otoriter cevabın bir parçasıdır.
  6. Neo faşist rejimin sınıfsal özünün izah edilmesi önemli bir olgudur. Faşizm, bugün için burjuvazinin tüm sınıf fraksiyonlarının temsili içeren soyut bir diktatörlük olarak tarif edilemez. Tam aksine Türkiye’de örgütlenen neo faşizm, güncel sınıfsal temeli somut olarak çeşitli fraksiyonlara dayanmaktadır:
  7. Sanayi burjuvazisi – özellikle Koç, Sabancı vb. büyük sanayi grupları – emperyalist entegrasyonda hayati taşıyıcı roller üstlenmektedir. AKP döneminde bu geleneksel “büyük Burjuvazi odaklarıyla” iktidar arasındaki gelgitli ilişkiye rağmen özünde emperyalist bağımlılık rejimiyle çıkar ilişkisi mevcut olduğundan, faşizmin sürekliliğine stratejik bir itirazları – doğal olarak – olmamıştır. Özellikle beyaz eşya, kimya ve tekstil ihracatına dayalı “klasik sanayi burjuvazisi” olarak tarif edeceğimiz fraksiyon, ucuz işgücü – sendikasızlaştırma ve sınıf örgütlülüklerine baskının devamı için bu rejimin korunmasına ihtiyaç duymaktadır.
  8. “Anadolu Sermayesi” ve Ticaret Burjuvazisi-MÜSİAD fraksiyonu ise AKP’nin organik sınıfsal tabanı olarak belirli bölgelerde hem imalat ihracatı hem de ticaret-lojistik kanallarında büyümesini sürdürmüştür. Siyasal İslam anlayışıyla yoğrulan bu fraksiyon, faşizm tarafından ideolojik hegemonya kurulurken kilit bir işlev görmüştür.
  9. Ticaret ve hizmet sermayesi/fraksiyonu ise AVM zincirleri, büyük marketler, gıda – lojistik tekelleri (BİM, A101, ŞOK vb.) uluslararası ticari bağlantılarla birlikte Türkiye burjuvazisinde önemli bir yere tekabül etmektedir. Neo-faşist düzende tüketim ekonomisini taşıyıcıları olarak faşizme entegre olmuşlardır. Faiz – kur politikalarından doğrudan etkilenmeleri de, finans sermayesiyle organik bağ içerisinde olmalarına vesile olmaktadır.
  10. AKP’nin önemli sınıfsal tabanlarından birisi, “beton ekonomisi” olarak tarif edilecek alana denk düşen inşaat ve altyapı tekelleridir. Bu yapılar üzerinden kamu kaynaklarını yağmalayan, kentsel dönüşüm ve mega projelerle devlet rantına bağımlı sermaye fraksiyonu bunlardan birisidir.
  11. Finans oligarşisi ve bankacılık düzlemi ikinci bir katmandır. Dış borçlanma, sıcak para rejimi ve uluslararası fonlara bağımlı olarak iktisadi krizleri “faiz – kur – enflasyon” üçgenin yönetmeye çalışan bu fraksiyon, devlet aygıtıyla entegrasyona tabi tutulmaktadır. Yüksek faiz – düşük kur politikalarından sıcak para girişine, Swap piyasalarına kadar uzanan bu fraksiyon, kriz dönemlerinde faşizmin baskılarını emekçi sınıflara fatura etmek için işlevli şekilde kullanılmaktadır.
  12. Enerji ve doğalgaz tekelleri/sermayesi bir başka fraksiyon olarak örgütlenmektedir. Rusya- ABD – AB enerji hatlarına eklemlenmiş olan bu fraksiyon uluslararası sermayeyle entegrasyona hizmet ettiği gibi içerde de özelleştirme adı veirlen yağmalarla güçlendirilmektedir.
  13. Savunma sanayi ve askeri üretim fraksiyonları da yeni rejimin önemli ayaklarındandır. Özellikle Bayraktar – Aselsan – Roketsan ve TAİ düzleminde örgütlenen bu fraksiyon, rejimle siyasal iç içelik yanı sıra NATO. Entegrasyonu ve savaş ekonomisiyle büyüyen yeni bir sermaye sınıfını da iktidar ile entegre şekilde büyütmektedir. Milli İHA/SİH retoriği ise özellikle ciddi bir ideolojik örtü olarak işlev görmektedir.
  14. İhracatçı – imalat sanayi fraksiyonu ise özellikle tekstil, otomotiv, beyaz eşya gibi sektörlerde düşük ücret ve taşeronlaştırmaya dayalı ihracat modeliyle ayakta durmaktadır. Faşizmin sendikal hakları ve sınıf örgütlülüklerini ezmeye çalışması, grev yasakları gibi sınıfsal saldırılar bu fraksiyon için faşizmin giriştiği yaşamsal pratiklerdir.
  15. Tarım – gıda sermaye ve fraksiyonları üzerinden ithalat bağımlı hale gelen düzen, köylülüğün tasfiyesiyle birlikte gıda fiyatlarının emekçi ve ezilen sınıfları baskı altında tutması için faşist denetimi işlevli kılmaktadır.
  16. Teknoloji–dijital platform sermaye özneleri ise yeni bir tür “dijital oligark” düzeni olarak meydana gelmektedir. Trendyol – Getir gibi platformlarla uluslararası fonlkarla kurulan bağlantılar, dijital emek sömürüsünü-fiziksel sömürü ilişkileriyle iç içe geçirerek devam ettirmiştir. Bu bakımdan da devlet aygıtının baskı ve gözetim aygıtlarına ihtiyaç duymaktadır.
  17. Suç ekonomisi sermaye grupları da yeni rejim tezahüründe yükselen bir fraksiyondur.[26] Özellikle doğrudan devlet ihaleleri, rüşvet, kara para aklama, illegal ticaret üzerinden palazlanan bu gruplar üç temelde ortaya çıkar. Yolsuzluk ekonomisi üzerinden kamu kaynaklarının “partizan” kadrolara aktarılması neoliberal kapitalizmin devlet aygıtıyla yasa dışı sermaye arasında geçişkenliği kurmaktadır. İkinci olarak kara para – mafya entegrasyonuyla rejimin gölge sermaye tabanı inşa edilmektedir. Bu özneler devlet içi kliklerle paralel hareket ederek paramiliter güçleri beslemektedir. Üçüncü olarak kripto alanı ve finansal yasadışılaşma da önemli bir zemindir. Kara para aklamada adeta kilit bir ülke haline gelinmesi, faşist baskı rejimiyle bu sermaye akışının güvence altına alınmasının da kaçınılmaz bir sonucudur.[27]
  18. Açık ve gizli işgal kavramsallaşmaları, kavrayışa imkân tanımak itibariyle hala günceldir; Türkiye kapitalizminin bağımlı niteliğini anlamak açısından bu güncel zemin neoliberal ve dijital kapitalizm anlayışıyla genişletilmelidir. İşgal biçimlerinin düzlemleri temel zemine ek olarak dörtlü zeminde yeniden örgütlenmiştir:
  19. Finansal işgal, emperyalizmin içselleşmesinin en güçlü boyutu olarak ortaya çıkmaktadır. Sermaye hareketleri ve dış borç mekanizmalarıyla harekete geçen bu durum, IMF, Dünya bankası ve benzeri kurumsal bağımlılıklar üzerinden dizayn edilmiştir. 1980’lerden bugüne sıcak para rejimiyle emperyalist merkezlere sağlanan entegrasyon, kur – faiz -enflasyon üçgeninde kurulan tahakküm üzerinden ülkenin siyasal – ekonomik yönelimlerini belirlemektedir. Aynı zamanda bütçe politikaları, özelleştirmeler ve kamu kaynaklarının kullanımı doğrudan finans – kapitalin diktası altında şekillenmektedir.
  20. Dijital işgal ile emperyalizm sadece mali değil aynı zamanda teknolojik boyutlarda da varlık göstermektedir. Google, Meta, Amazon gibi küresel teknoloji tekelleriyle sadece iktisadi değil aynı zamanda ideolojik-kültürel hegemonya inşası genişletilmektedir. Türkiye halklarının verileri, davranış kalıpları, iletişim alışkanlıkları bu tekellerin elinde şekillenmektedir. Devletin teknolojik imkanlarıyla birleşen bu süreç emperyalizmin içsel boyutunu “dijital” bir formla da beslemektedir.
  21. Kültürel işgal, emperyalizmin aynı zamanda kültürel kodlar üzerinden faaliyetini sürdürerek sermaye rejimiyle entegrasyonunu işaret etmektedir. Netflix, TikTok gibi mecralar üzerinden “popüler kültür” ve bireci yaşam tarzı inşasıyla bir neslin zihin dünyası şekillendirilmektedir. Tüketim odaklı ve bireyci yaşam tarzı inşası üzerinden neoliberal kapitalizmin ve emperyalistlerin ideolojik yönelimleri doğrudan yahut dolaylı şekillerde yaygınlaştırılmaktadır. Dolayısıyla kültür, bizzat bir işgal ve dönüşüm silahı haline getirilmiş vaziyettedir.
  22. Tüm bunlara ek olarak fiili – askeri tahakküm ilişkileri de bir boyut olarak varlığını korumaktadır. NATO üslerinden İncirlik gibi merkezlere, emperyalist orduların Türkiye’deki fiili varlıklarının sürekliliğini işaret etmektedir. Libya’dan Suriye’ye, Kafkasya’dan Afrika’ya uzanan savaş zincirinde Türkiye’nin üstlendiği bu rolü, uluslarası düzene bu bakımdan entegre olduğu gerçeğiyle değerlendirmek gerekmektedir.
  23. Suni denge, bozulma ve çatlama alametlerini taşımaktadır. Suni denge, halkların ve toplumsal reflekslerin, mevcut düzene yönelen tepkilerinin pasifize edilmesidir. Suni denge, dengesizliğin zor yoluyla dengesidir. Bu bağlamda halk kitlelerin mevcut düzene yönelen tepkilerinin varlığını esas alır. Bugünün devrimci görev, suni dengeyi güncel olarak kavrayarak suni dengeyi bozacak mekanizmaları da içermelidir. Siyasal zor ve faşizm, halkın düzene karşı reflekslerini pasifize etmek noktasında hala ciddi bir etkinlik ve belirleyiciliğe sahiptir.
  24. AKP – MHP rejimi, bugün için suni dengenin güncel biçimlerini inşa edecek mekanizmalar kurmaktadır.
  25. Finansal hamleler (Swap piyasaları, Körfez sıcak para akışı, kredi hatları vb.) kaynaklar üzerinden ekonomik devamlılık ve kur-faiz manipülasyonları – Merkez Bankası rezerv oyunları, kredi teşvik dağıtımı üzerinden dengeye hizmet bir boyuttur.
  26. Sosyal anlamda sözde aile destek programları, sosyal yardımlar, ucuz konut projeleri gibi (gerçekle alakası olmayan) faaliyetler üzerinden “sus payları” ve Diyanet-tarikat/cemaat ağıyla örülen “manevi rıza” üretimi bir diğer boyuttur. Bu boyut “yerli ve milli” söylemiyle beslenmektedir.
  27. Zor ve gözetim dengesi üzerinden inşa, kolluk ve yargı teröryle sokağı bastırma, dijitalleşmenin getirdiği imkanlarla faşizmin korkusunu örgütleme, paralimiter çeteler üzerinden de denge inşasını güçlendirmeyi içermektedir.
  28. Uluslararası boyutuyla da ABD-AB-NATO ilişkilerini sürdürme taktiğine eşlik eden “sözde” Rusya-Çin dengeleme siyaseti üzerinden faaliyetler söz konusudur. Bu şekilde de Batılı emperyalist sistemle entegrasyonuna önemli ölçüde zarar vermeden manevra yapma imkanları sağlanmak istenmektedir.
  29. Dolayısıyla bugün için suni dengenin, küresel sermaye akışları, küresel sermaye entegrasyonu ve dijitalleşme – küreselleşme denklemiyle birleşen bir tür yeni yapay denge inşa ettiği görülmektedir. Bu dengenin ideolojik ve özellikle kültürel hegemonya boyutlarıyla beslenmesi de önemli bir başlık olarak değerlendirilmelidir. Aynı zamanda suni dengenin sarsıntıları, suni dengenin kırılması için imkanları da güçlendirmektedir.[28] Faşizmin dengeyi korumak adına baskıyı yükseltmesi ise dengenin dengesizliğini yani yapaylığını daha da büyütmektedir. Suni dengeyi bozacak esas faktör, kitlelerin kendiliğinden hoşnutsuzluğu değil, bu hoşnutsuzluğu devrimci siyasetin örgütlü zoruyla buluşturan müdahaledir. Dolayısıyla suni denge ancak örgütlü kopuşlarla parçalanabilir. Neo-faşist anlayışla mücadeleyse, burjuva muhalefetin ‘demokrasiye dönüş’ stratejisiyle değil; suni dengeyi kıracak devrimci kopuş stratejisiyle mümkündür. Bu strateji, kesintisiz devrim anlayışını günümüz koşullarına uyarlayan devrimci bir öznenin inşasını zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’de İşçi Sınıfı ve İktisadi Yapının Toplam Özeti

Faşizm ve hizmet ettiği sınıfsal katmanlarla birlikte Türkiye’de kapitalizmin ve emperyalist faaliyetlerin toplam değerlendirmesini yapmak mümkündür. Türkiye için artık kapitalizm öncesi bir yapı ya da “yarı – feodal” bir yapıdan söz edilemeyecektir. Tarımda kapitalist ilişkilerin hakimiyeti yanı sıra feodal kalıntıların – büyük ölçüde – çözüldüğü bir hal söz konusudur. Köylülüğün büyük ölçüde küçük üreticilik ve kır proletaryasına dönüştüğü bir hal hakimdir.

  1. Türkiye’de burjuvazinin büyük payını betimleyen sermaye fraksiyonları sayfa 105-107 arasında tarif edilmiştir. Hâkim burjuvazi, uluslararası sermaye düzeniyle doğrudan ya da yer yer çarpık da olsa entegrasyon ilişkilerini/kanallarını inşa etmiştir.
  2. Bu düzleme ek olarak klasik küçük burjuvazi tarifi içerisinde sayılacak gruplar, krizlerde en çok ezilen ancak milliyetçi – dincilikle rejime yedeklenmek istenen bir kesim olarak varlığını sürdürmektedir. Özellikle esnaf ve küçük işletme sahipleri, rekabet ilişkilerinin iktidar kanalıyla eşitsiz gelişmesine bağlı olarak iflas ve borç ilişkileri içerisinde erimekte; yer yer proletaryaya dahil olmaktadır.
  3. Küçük toprak sahipleri ve köylülük ilişkisi, tarımsal ilişkilerin kapitalistleşmesiyle hızla çözülmektedir. Köylülerin büyük kısmı ya mevsimlik tarım işçisine ya da kentlerde güvencesiz emekçiye dönüşmektedir.
  4. “Profesyonel meslek sahipleri” olarak tarif edeceğimiz çeşitli mesleki katmanlar (doktor, avukat, mühendis, akademisyen vb.) formelde çeşitli “ayrıcalıklara” sahip gözükse de neoliberal kapitalist dönüşüm içerisinde büyük oranda ücretli emek konumuna itilmektedirler. Güvencesizlik ve iş güvencesinin büyük oranda kaybıyla birlikte proleterleşen bu katmanlarda kültürel hegemonik sebebiyle işçileşme gerçeğine karşı politik bir kabullenmeme hali söz konusudur.
  5. Bu tabloda küçük burjuvazi olarak tarif edilen katmanların tarihsel olarak erimesi karşısında önemli kısmının da proleterleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Yani tarihsel bir daralma söz konusudur.

Türkiye’de proletaryanın ve emekçilerin kompozisyonu artık salt sanayi proletaryası ile sınırlı görülemeyecektir. Nitekim neoliberal kapitalizmin çoklu saldırıları doğrultusunda işçileşme dalgası yükselmiştir:

  • Sanayi işçiliği büyük oranda metal, otomatik, tekstil, gıda, kimya gibi sektörlerde yoğunlaşmıştır. Türkiye’deki proletaryada anlamlı bir boyut teşkil etmektedir.
  • Hizmet ve lojistik proletaryası bir başka büyük alana tekabül etmektedir. Perakende, AVM, lojistik, turizm ve çağrı merkezlerindeki düşük ücretli ve sendikasızlık koşullarında çalışanlar bu alana denk düşmektedir.
  • Platform işçiliği büyük oranda yemek ve kargo kuryeler, dijital emekçiler ve güvencesizliğin en uç örneklerini temsil eden gruplar olarak yeni çalışma biçimleriyle proletarya kompozisyonunda önemli bir yer tutmaktadır.
  • Kamu emekçileri, mevcut iktisadi koşullar ve faşizmin işleyişi karşısında büyük oranda fiili ücretli işçi haline gelmiş; sendikal örgütlülüklerinden arındırılmak suretiyle güvencesizliğin öznelerinden kılınmıştır.
  • Tarım işçileri, mevsimlik ve göçmen emekçilerin ağır sömürü koşulları altında varlığını sürdürdüğü bir kompozisyon toplamıdır. Aynı zamanda kırdan kente göçle birlikte ırkçı ve faşist saldırılara ulusal sorun çerçevesinde maruz kalan bir toplam da teşkil etmektedirler.
  • Göçmen işçiliği ve kayıt dışı istihdam zemini, en düşük ücretlerle en ağır işlerde istihdam edilen proletarya katmanı olarak varlıklarını sürdürmektedir. Türkiye’de sınıf örgütlülüğünün zayıflığı yanı sıra göçmenlerin emek alanında örgütlülüğün lafını etme hakkı dahi bulunmamaktadır.
  • Freelance ve dijital emekçiler de güncel bir emekçi katman olarak varlığını sürdürmektedir. Yazılımcı, tasarımcı, içerik üreticisi, sosyal medya danışmanlığı, çevirmenlik vb. alanlarda çalışan binlerce insan “kendi işinin patronu” gibi fiili bir görüntüye sahip osla da tekellerin ve platformların ücretli köleliği altında çalışmaktadır. Dolayısıyla iş güvencesi, sosyal hak ve örgütlülükten mahrum bu kesim çağdaş prekaryanın da bir parçasıdır.
  • Öğrenci işçiliği, bugün daralan küçük burjuvazi gerçeğiyle de birlikte değerlendirilmelidir. Özellikle üniversite gençliği (ancak sadece üniversite öğrencileri değil) KYK borçları, geçim sıkıntısı ve gelecekteki işsizlik – günceldeki fiili işsizlik nedeniyle işçileşme yönünde zorunlu eğilim göstermektedir. Kuryelik, hizmet sektöründe çalışma, çağrı merkezi gibi güvencesizleşen işlerde öğrenci varlığının artışı, proletaryanın gençleşmiş bir uzantısını yaratmaktadır.
  • Çocuk işçiliği özellikle tekstil atölyeleri, tarım işçiliği ve küçük sanayi sitelerinde yaygındır. Çocuk emeği neoliberal kapitalizmin en vahşi biçimlerinden birisidir. Özellikle “aile bütçesi”ne katkı kisvesiyle meşrulaştırılır. Çocuk işçiler, en alt tabakada proleterleşmiş ezilenlerdir.
  • İşsizler ordusu ve kapitalizmin “yedek işgücü ordusu” ise Türkiye’de kalıcı bir sınıfsal gerçekliktir. Resmi işsizlik verilerini aşacak şekilde milyonlarca insan fiilen işsizdir. Bu ordu, ikame edilebilir emekçi üretimi kapsamında düşük ücret ve güvencesiz çalışma düzenin dayanaklarından birisidir. Türkiye’deki işsiz ordusu proleterleşmenin en çıplak ve örgütsüz biçimi olarak vuku bulmaktadır.
  • Bu noktada çıkarılması gereken önemli sonuçlardan ilki, toplumsal katmanların -ezilen- çoğunluğunun hızla işçileştiğini kanıtlamaktadır. Türkiye’de “orta sınıf” miti çökmüş olup toplum, fiilen proletaryanın farklı katmanlarına bölünmüş durumdadır. Aynı zamanda bu parçalı görüntü, sınıf hareketinin de kültürel ve ideolojik hegemonya aygıtlarının kullanımıyla birlikte zayıflatıldığı bir hale vesile olmaktadır.
  • İkinci bir sonuç olarak devrimci bir öznenin sınıfsal tabanının sadece fabrika işçiliği – mavi yaka zemininde değerlendirilemeyeceği gerçeğidir. Türkiye’deki çağdaş proleterleşme ve prekarya biçimleri üzerinden yapılacak değerlendirme kuryeden freelance emekçiye, öğrenci işçiden işsizler ordusuna kadar uzanan geniş, parçalı ancak ortak sömürü ilişkisiyle bağlanan bir proletarya bloğunun oluştuğudur. Dolayısıyla “ezilenlerin ortak mücadelesi” aynı zamanda sınıfsal zeminde de altı doldurulması gereken bir imkân doğurmaktadır. Keza toplumsal katmanlar işçileşmekte, proleterleşme dalgası yükselmektedir.
  • Üçüncü bir sonuç olarak emperyalizme, kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı mücadelenin sınıfsal ve kimliksel, varoluşsal, yaşamsal mücadelelerinin birleşikliği üzerinden örgütlenmesi zorunluluğu da ortaya çıkmaktadır. Detaylı analizleriyle izah ettiğimiz üzere neoliberal kapitalizm salt ekonomik sömürü üzerinden değil patriyarka, ulusal baskı, mezhepsel ayrımcılık, LGBTİ+düşmanlığı, göçmen düşmanlığı ve ırkçılık gibi çok yönlü ezme biçimleri üzerinden ideolojik hegemonyasını pekiştirmektedir. Bu iç içe geçmişlik, aynı zamanda sınıfsal kurtuluş mücadelesinin sadece “ekonomik ücret” mücadelesi değil tüm ezilenlerin siyasal – ideolojik mücadelesiyle birleşik bir hat olduğu gerçeğini göstermektedir.
  • Ezilenlerin bloklaşması, sınıfsal mücadeleyi “dar işçici” eğilimlerin ötesine taşımaktadır. Nitekim neoliberal kapitalizmin ve neo-faşizmin saldırıları tüm ezilenlerin hak ve yaşam mücadeleleriyle işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını ortak bir zeminde buluşturmaktadır. Kadın emeğinin patriyarkal sömürünün kapitalist biçimi olmasından, Kürt işçiliğinin ulusal baskı ve sınıfsal sömürüyle birleşik oluşuna; LGBTİ+ emekçilerin ayrımcılık, güvencesizlik ve kayıt dışı emek sömürüsü/işsizlik gerçeğinden ekolojik düzene açılan savaş üzerinden yürütülen sömürüye varana dek sınıfsal çelişkiler çok katmanlı olarak kimlik, yaşam ve hak mücadeleleriyle iç içe geçmiştir.
  • Stratejik bir tanım olarak ezilenler bloğu, Türkiye’de tüm ezilen sınıf ve kesimlerin (proletarya, kadınlar, Kürtler, Aleviler, lubunyalar, göçmenler, gençler vb.) sermaye – devlet – emperyalizm bloku üzerinden yükselen neo-faşizme karşı suni dengeyi kıracak bir devrimci çıkışta birleşik bir devrimci mevzi olarak ortaklaşmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla “saf sınıfçılık” yaparak kimlik mücadelelerini küçümseyen, aynı zamanda “saf kimlikçilik” yaparak sınıfın özünü boşaltan değil her hak, kimlik ve varoluş mücadelesini neoliberal kapitalizme ve faşizme karşı mücadelede işçi sınıfının tarihsel davasıyla bütünleştiren bir hat inşa edilmelidir. Toplumun anlamlı bir kısmının güvencesizliğe, ücretli emek ve işçileşme biçimlerine tabi kılındığı bir düzende ezilenlerin emek cephesinde kendi var oluşlarıyla ortaklaşmasından daha doğal bir şey söz konusu değildir.
  • Türkiye’de ezilenlerin hak mücadeleleri, sınıfsal mücadelenin ayrılmaz bileşenleridir. Kadınların özgürlük mücadelesi, Kürt halkının ulusal özgürlük davası, LGBTİ+’ların varlık savaşı, göçmenlerin eşitlik talebi ve gençliğin gelecek hakkı; işçi sınıfının sermaye ve emperyalizme karşı kavgasıyla birleştiğinde, Ezilenlerin Bloğu ortaya çıkar. Bu blok, neo-faşizme karşı demokratik direnişin değil, devrimci dönüşümün stratejik öznesidir. Dolayısıyla ezilenlerin bloklaşması, Türkiye’de neo-faşizme karşı yalnızca savunma hattı değil, aynı zamanda iktidar mücadelesinin devrimci zeminidir. Bu blok, parçalı ezilen mücadelelerini tek tek “hak arayışları” olmaktan çıkarır, işçi sınıfının devrimci önderliği altında ortak kurtuluş mücadelesine dönüştürür. Bu ise ezilenlerin, mücadele eşit ve ortak katılım kanallarını ve örgütünü bugünden inşa edecek devrimci bir kopuş ile mümkündür.

Türkiye’de Ezilenlerin Kültürel Dönüşümü ve Toplumsal Dönüşümün Sonuçları

Türkiye’de toplam sınıfsal analiz maddi zemini işaret etse de siyasal biçimleniş ve kültürel dönüşümün de artık önemli bir rol oynadığı görülmelidir. İdeolojik ve kültürel dönüşüm, sınıfsal ve ezilenlerin bloklaşması tartışmasını tamamlayan bir alan olarak değerlendirilmelidir.

  1. Türkiye’de 1980 sonrası neoliberal dönüşüm, yalnızca ekonomiyi değil toplumun kültürel dokusunu da kökten dönüştürdü. Kolektif dayanışma, sınıfsal kimlik ve örgütlü mücadele kültürü yerine bireycilik, rekabet, tüketimcilik ve “başarı hikâyeleri” yüceltildi. “Orta sınıflaşma” mitiyle toplum, kredi kartı, AVM, beyaz yakalı ofis kültürü ve dijital tüketim ağları üzerinden sahte bir refah hayaline bağlandı. Bu süreç, toplumsal kavrayış ve sınıfsal gerçekliği görünmez hale getirdi.
  2. Neo-faşizm, ezilenleri kendi sınıfsal çıkarları adına ideolojik aygıtlarla kendisine yedeklemeye yönelmiştir. Küçük burjuvazi ve esnaf vb. özneler milliyetçilik ve dinci muhafazakârlık üzerinden “dış güçlere karşı milli sermaye” söylemine eklemleniyor. Yoksullar ve emekçiler, torpil ve rant düzeni üzerinden sosyal yardımlar, kayırmacı belediyecilik, “yerli ve milli üretim” masallarıyla iktidara bağımlı kılınıyor. Kadınlar, kutsal aile yanı sıra dinsel-milliyetçi kodlarla ev içi emeğe mahkûm edilerek rejimin dayanağı haline getiriliyor. Gençlik, geleceksizlik ve işsizlik cenderesinde ya uyuşturucuyla ya tarikatlarla ya da dijitalleşmiş “kaçış kültürü”yle rejime pasif rıza gösterir hale getiriliyor. Kendini geliştirme ve kurtarma miti toplumsal bütün katmanlara kabul ettirilerek yapay bir rekabet düzlemi yaratılıyor. Kürt halkı ise baskı, inkâr ve imha siyasetiyle bastırılırken aynı zamanda “terörizmle mücadele” propagandası üzerinden Türk işçileri rejime ideolojik olarak yedekleniyor.
  3. Bu süreç, sadece yedeklenmeyle sınırlı kalmamaktadır. Yeni inşa edilen bir çürüme ve yozlaşma düzeni söz konusudur. Rüşvet, yolsuzluk, mafyalaşma ve tarikat-cemaat ağları sermaye birikiminin organik bileşenlerinden birisi haline gelmiştir. Toplumsal katmanlarda uyuşturucu bağımlılığı, depresyon vakıalar, psikolojik sorunlar ve intihar oranları artarken “umutsuzluk” toplumsal bir kimliğe dönüşmüştür. Kadın cinayetleri ve erkek şiddeti, yalnızca bireysel sapmalar değil; patriyarkal-faşist iktidarın normalleştirdiği bir çürüme kültürü haline gelmiştir. Irkçılık, göçmen düşmanlığı ve LGBTİ+ nefret söylemleri, iktidarın yarattığı yapay kutuplaşma kültürüyle sıradan halkın gündelik yaşamına sızmıştır.
  4. Okul, medya, Diyanet, TV dizileri, “popüler kültür” ürünleri; hepsi bu çürümenin yeniden üretim araçları olarak işlevlendirilmiştir. Yoksullar “kaderlerine” razı olmaya, kadınlar “aileye” kapanmaya, gençler “başarı için bireyci yarışa” zorlanmaktadır. İktidar, hegemonya krizini faşizmle kapatmak isterken aynı zamanda kültürel üretimi tekeline alarak “neoliberal-dinci-milliyetçi bir çimentoyu” toplumsal zeminin üstüne dökmeye çalışmaktadır.

Bu bakımdan Türkiye’nin siyasal ve iktisadi analizi, toplumsal dönüşüm, kültürel ve ideolojik gelişim; “çürüme ve yozlaşma” topyekûn bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Çünkü bu dönüşüm sadece bir yozlaşma ve çürüme süreci değil aynı zamanda yeni bir karşı – hegemonya ve bunun ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeni bir örgütsel düzlem gerekliliğini dayatmaktadır. Bu bakımdan ezilenlerin bloğu sadece bir siyasi – iktisadi çıkarlarda ortaklaşmayı değil aynı zamanda karşı-kültürel devrimci bir inşayı (dayanışmadan alternatif medyaya, özgür sanattan özgür yaşama) hedeflemelidir. Bugünün ihtiyacı olan örgütsel zemin ise yeni bir devrimci yaşam kültürünün bugünden üretilebileceği örgütsel mekanizmalar yaratılmasıyla mümkündür.

Yeni Sömürgecilikten–“Yeninin Ötesine” Türkiye’nin Rolü ve Yapısı

Neoliberal iktisadi dönüşüm ve Türkiye’deki yansımaları, nihayetinde bugün için Türkiye’deki sömürge ilişkisinin bağlamını ve de Türkiye’nin küresel alanlardaki faaliyetlerini yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Bugün Türkiye’nin sadece klasik yeni sömürgeci ilişkilerin varlığından söz edilemeyecektir. Nitekim bugün Türkiye gibi ülkeler sadece ABD emperyalizmine “bağımlı” kalkınma ilişkileriyle tarif edilemeyecektir. Bugün, Türkiye gibi çeşitli ülkeler ve özneler sadece bağımlılık ilişkileriyle var olmamakta aynı zamanda alt-emperyal faaliyet özellikleri gösteren roller de oynamaktadırlar. Dolayısıyla Türkiye, aynı zamanda emperyalist zincirin alt halkalarında yer alarak bölgesel çıkarları için askeri ve ekonomik yayılmacılık faaliyetleri örgütleyen bir devlettir. Dolayısıyla Türkiye emperyalist sistemle bağımlı bir halka teşekkül etse de bağımlılığın sadece tek yönlü – pasif bağımlılık ilişkisiyle tarifi mümkün değildir. Çünkü aktif yayılmacı faaliyetler de bugün açıkça görülmektedir.

Bu faaliyetlerin bir kısmının örneklenmesi gerekirse:

  • Türkiye’nin Afrika’daki varlığıyla Somalili güvenlik güçlerini eğitmesi, lojistik teminin sağlaması büyük oranda Afrika ayağının omurgasını teşkil etmiştir. Türk müteahhitleri ve enerji firmalarının sağladığı projelerin güvenliğini sağlamak için de bu zemin etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Sudan’da girişilen çeşitli faaliyetlerin ise Mısır – Suud baskısıyla akamete uğraması, bu çerçevedeki girişimlere örnek gösterilebilecektir.
  • Libya ile girişilen ilişkilerde deniz yetki alanları mutabakatı ve askeri tezkereler, sahada SİHA desteği, danışmanlık, eğitim ve lojistik desteği şeklinde gelişmiştir. Burada enerji anlaşmalarının deniz yetki alanları üzerinden temini ve Türk inşaat şirketlerinin milyarlarca dolarlık alacakları, sermaye birikim rejiminin güvenliği bağlamında koruma altına alınmak istenmiştir.
  • Suriye’de girişilen operasyonlar (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı vb.) neticesinde edinilen bölgelerde, bağımlı kontrol alanları teşkil etmiştir. Burada okullar, para birimi, belediye işlevleri gibi unsurlar Türk Lirası ve de idari yapı olarak Türkiye bağımlı olarak geliştirilmiştir. Bu bölgelere ek olarak İdlip bölgesindeki unsurlarla geliştirilen ilişkiler de Suriye’deki rejimin geleceğinde çıkarlar doğrultusunda rol oynama gayesinin açık göstergesidir.[29]
  • Savunma sanayii alanında girişilen faaliyetler de bu süreç için önemli bir ayaktır. Baykar’ın TB2 teknolojisi, Akıncı SİHA’ları gibi savunma sanayi üretiminin Afrika’dan Karabağ’a Ukrayna’dan Orta Asya’ya birçok ülkeye ihraç edilmesi ve de savaşlarda aktif kullanılması bir gerçektir. Bu faaliyetler, Türkiye’yi küresel savunma sanayi içerisinde zincire soktuğu gibi alt emperyal faaliyette askeri nüfuz kullandığı bir örnek teşkil etmiştir.
  • Balkanlar ve Kafkasya hattında da bu faaliyetler yükselmektedir. Karabağ Savaşı’nda Türkiye tarafından Azerbaycan’a sunulan direkt askeri destek önemli bir unsur olmuştur. Buna ek olarak enerji hatlarının kullanımı ve savunma sanayii iş birliğiyle bölgesel hegemon iddiasının kuvvetlendirilmesi hedeflenmiştir. Ek olarak Bosna, Kosova, Arnavutluk’ta yapılan çeşitli “restorasyon” faaliyetleri, silah satışı girişimleri gibi unsurlar da “Osmanlı” mirası üzerinden “yumuşak güç” inşasını hedeflemektedir.

Örnekler çoğaltılabilecek olup güncel siyasal faaliyetler çerçevesinde niyet sabit kalmakla birlikte eylemler çeşitlenebilmektedir.

Buradan hareketle ifade edilmesi gereken, dış katman düzleminde uluslararası sermayeyle entegrasyon, borç-finans -ticaret kanalları ve NATO-ABD-AB ekseninde makro denge arayışı, çatışmayı tırmandırmaksızın “taşma faaliyetlerine” alan açmayı hedeflerken iç katmanda neo-faşizmle pasifikasyonu örgütlemeyi hedeflemektedir. Yani bugün için tek başına ve tek yönlü bir “yeni sömürgecilik” ve pasif tutumdan bahsetmek gerçekçi değildir.

Bugün Türkiye bölgede edilgen değil, askeri – ekonomik araçlarla etkisini ihraç etmek isteyen bir aktör olarak konumlanmaktadır. Ancak bu salt olarak Türkiye’yi emperyal güç olarak özneleştirmek için de yetersizdir. Keza borç-ticaret-teknoloji kanalları başta olmak üzere Türkiye’nin geleneksel entegrasyon ve yapısal bağımlılık ilişkileri sürmektedir. Yani bağımlı kapitalist ilişkiye eşlik eden alt emperyal kapasite, suni denge olgusunu daha kompleks ama zemin olarak hala geçerli-önemli bir referans kılmaktadır. Dışarıda kontrollü faaliyetlere eşlik eden içerdeki kalıcı – sürekli bastırma ve rıza üretim girişimleriyle görünüm daha kompleks bir hal almıştır.

Yani yeni sömürgecilik ile alt – emperyal faaliyetler arasında sergilenen salınım dışarıda, bu çelişkinin yarattığı maaliyeti ezilenlere ve emekçilere ödetmek isteyen neo-faşist zor içerde birbirini tamamlayarak daha kompleks bir yapı inşa etmektedir.Dolayısıyla klasik tarife ek olarak ikili bir karakterin varlığından söz etmek mümkündür: Bağımlı ve sınırlı yayılma kapasiteli bir faaliyet.

Türkiye’de neoliberal dönüşümle birlikte kapitalizm, hala emperyalizme göbekten bağlıdır ve içsel bir olgu olarak varlığını çok katmanlı sürdürmektedir. Detayları yukarıda ilgili bölümlerde izah edilmiştir. Bu noktada suni dengenin bir ayağı hala emperyalizmin içselliği ve yeni sömürge ilişkilerine oturmaktadır.

Ancak bir diğer yönüyle Türkiye burjuvazisinin ve onun iktidarının izlediği dış politikanın sınırlı da olsa emperyal kapasitesi, bir diğer ayağa oturmaktadır. Nitekim devlet aygıtı ve iktidar paydaşları, bu faaliyetleri “Türkiye’nin bölgesel güç oluşu, Neo – Osmanlı, Emperyalizme kafa tutuluyor” şeklinde propaganda etmek suretiyle kitlelerin rızasını inşa etmek için kullanmaktadır. Yani halkların öfkesi neoliberal kapitalizm ve emperyalizme yönelmek yerine rejim tarafından alt–emperyal faaliyet kapasitesiyle manipüle edilerek milliyetçi – mukeddasatçı bir ideolojik aparat olarak kullanılmaktadır.

Sonuç itibariyle Türkiye’de yeni sömürgecilik hala geçerli bir zemin taşımakla çok katmanlı şekilde dönüşüm geçirmektedir. Alt – emperyal faaliyet kapasitesiyle birleşmek suretiyle çift katmanlı bir suni denge[30] inşa edilmektedir.  Türkiye’de suni denge, bağımlı kapitalizmin dikey emperyalist entegrasyonu ile aşağıya alt-emperyalist taşma eğilimlerinin birleşiminden doğan, çift katmanlı bir denge haline gelmiştir; bu, halkın tepkilerini pasifize eden aygıtlara ek olarak kitleleri milliyetçi-ideolojik manipülasyonla yönlendirmeye çalışan daha kırılgan bir düzen inşa etmiştir. Türkiye’nin bugünkü yapısı, Mahir Çayan’ın tahlil ettiği yeni sömürgeci bağımlılığın inkârı değil, onun dönüşmüş biçimidir. Türkiye kapitalizmi hâlâ emperyalizme bağımlıdır; ama aynı zamanda emperyalist zincirin alt halkalarında sınırlı bir alt-emperyalist kapasiteyle hareket etmektedir. Dolayısıyla suni denge, tek boyutlu bir bağımlılık mekanizması olmaktan çıkmış, bağımlılıkla alt-emperyalist taşma eğilimlerinin birleşiminden doğan çift katmanlı bir dengeye dönüşmüştür. Bu bakımdan dönemi itibariyle ifade edilen yeni sömürgecilik – bağımlı kapitalizmle eş bir anlama elbette ki gelmediği gibi- tarihsel kavramın içeriğinin genişlemesi ve güncellenmesi zorunluluğu anlamına gelmektedir.

Mahir için suni denge, belirli bir tarihsel anda donmuş bir kavram değil, her dönemde bağımlılık ilişkilerinin kitle hareketleri üzerindeki dengeleyici etkisini açıklamak için kullanılan esnek bir araçtır. Dolayısıyla bugün kavramın güncellenmesi, Mahir’in teorik mirasına sadakatin bir ifadesidir. Bu bakımdan çift katmanlı suni denge, Türkiye’nin bir yandan emperyalist merkezlere bağımlılıkla varlığını sürdürürken, diğer yandan sınırlı alt-emperyal hamlelerle kendi iktidarını tahkim etmeye çalışmasından doğan kırılgan dengedir. Bu denge, hem dış bağımlılığın hem içerdeki faşist baskı–ideolojik seferberliğin aynı anda yürütülmesiyle sürdürülebilir. Bu iki katman sürekli bir çelişme halindedir. Bu iki katman, birbirini tamamlamak yerine sürekli bir gerilim halinde var olur. Türkiye dışarıdan sermaye akışına ve emperyalist merkezlerle uyuma muhtaçken, aynı zamanda içerde ve bölgede “güçlü devlet” ideolojisini inşa ederek kitlelere alt-emperyal bir rol satmaya çalışır. İşte bu çelişkili bütünlük, hem dış bağımlılığı hem de içerde faşist baskı ve ideolojik seferberliği aynı anda yürüterek rejimin kırılgan varlığını sürdüren bir çift katmanlı suni denge üretir. Çift katmanlı suni denge yalnızca devlet ile emperyalist merkezler arasındaki bir çelişki değil, aynı zamanda kitlelerin bilinci ve davranışı üzerinde de işleyen bir mekanizmadır. Emperyalizme bağımlılık, ekonomik krizler ve yoksullaşma üzerinden kitleleri pasifleşmeye zorlar; alt-emperyal hamleler ise “güçlü devlet” ideolojisiyle kitlelere sahte bir gurur ve rıza üretir. Böylece halk, hem dışa bağımlılığın yarattığı çaresizlik hem de içerde pompalanan milliyetçi–faşist seferberlik arasında sıkıştırılarak dengeye mahkûm edilir.

Gerilimli denge ise devlet içi klikler, paramiliter yapılar, cemaat-çete ağları ve sermaye fraksiyonları arasındaki sürekli çatışma, pazarlık ve yeniden hizalanma halini ifade etmektedir. Yani rejim bir yandan faşist kurumsallaşmasını tahkim etmeye gayret ederken diğer yandan kendi iç dengelerini sürekli krizler üzerinden geliştirmektedir. Gerilimli denge, faşist blokun kendi içindeki klikler, çıkar çatışmaları ve krizler üzerinden kurulan, sürekli pazarlık ve şiddetle sürdürülen kırılgan uzlaşmayı ifade eder. Dolayısıyla suni dengeden farklı olarak ve onu tamamlayacak şekilde gerilimli denge, kitlelerle- egemenler bloku arasındaki ilişkiyi değil egemen blokun kendi iç çelişkilerinin nasıl yönetildiğini açıklamaktadır. Gerilimli denge kavramının işlevi ise faşizmin icra rejimini tek vücut ve homojen yenilmez blok olarak görme yanılgısını aşmaktır. Sonuç olarak çift katmanlı suni denge halk kitleleri ile devlet-uluslararası emperyalist rejimin içsel ve dışsal faaliyetlerinin yarattığı kırılgan dengeyi işaret ederken gerilimli denge egemen blokun içindeki kırılgan dengenin işaret edilmesini sağlar.

Bugün Türkiye’de faşizmin kurumsallaşması, ilk bakışta sağlam bir rejim görüntüsü verse de, gerçekte çift katmanlı suni denge ve gerilimli denge kavramlarının işaret ettiği gibi sürekli bir kırılganlık ve çelişki halidir. Dışarıda emperyalizme bağımlılıkla içerdeki alt-emperyal iddiaların çatışması, egemen blokun kendi içindeki sürekli krizlerle birleşmektedir. Bu koşullar, rejimi “yenilmez bir blok” olmaktan çıkarır, devrimci olanakların maddi zeminini yaratır.

Ne var ki, bu olanaklar kendiliğinden devrimci bir çıkış üretmez. Kitlelerin hoşnutsuzluğu, örgütsüz ve öndersiz bırakıldığında pasifleşmeye, milliyetçi–faşist seferberliğe yedeklenmeye ya da bireysel çıkışsızlıklara sürüklenir. Dolayısıyla devrimci öznenin yeniden inşası, yalnızca bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.

Bu nedenle çalışmanın ikinci bölümünde, güncel faşizm koşullarına yanıt verecek devrimci örgütsel model tartışılacaktır. Komiteleşme, devrimciler çalışması ve özneleşme süreçleri; teorik tespitlerden doğan zorunluluklar olarak ele alınacak, bugünün devrimci pratiğini şekillendirecek ilkeler ortaya konacaktır.


[1] Hakemlik

[2] 48 binden fazla maden işçisinin özelleştirme politikalarına, düşük ücretlere ve sendikal baskılara karşı gerçekleştirdiği yürüyüştür. Önemli bir anti-kapitalist ve anti-neoliberal direniş hattı olarak değerlendirilebilecek kitlesel bir sınıf hareketi olarak sınıf mücadelesipolitik bilinçörgütlü güç ve devletin sınıf karakteri gibi temel kavramların canlı bir örneği haline gelmiştir.

[3] AKP rejiminin somut değerlendirmelerini ele alan bu bölüm doğru anlaşılmalıdır. Nitekim devlet aygıtının devamlılığı ve faşizmin kurumsallaşması – dönüşümleri birbirinden kopuk süreçler olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla bizler, meseleyi AKP iktidarına indirgemeci bir yaklaşımdan yana değiliz. Nihai olarak AKP gerçeğini de devlet olgusunun devamlılığı ve faşizmin kurumsal biçimleri üzerinden bir kesit olarak değerlendiriyor; kurtuluşu AKP karşıtlığına sınırlayan bir anlayışı kabul etmiyoruz. 

[4] Bu bağlamda AKP rejimi sermaye için sağlanmak istenen faşist tahakkümün teknik ve idari organizasyonuna dönüşmüş bir yapıdır.

[5] 2002 yılı verilerine göre yaklaşık 300.000 dolaylarında olan taşeron işçi sayısının 2017 yılına gelindiğinde 1 milyon bandını aştığı görülmektedir.

[6] Sendikalaşma oranları 2002-2023 döneminde büyük oranda %10 düzeyinin altında seyretmiştir ancak yakın yıllarda taşeronların da dahiliyle ufak bir artış gözlemlense de sendikal örgütlenme niteliğinde bir değişiklik olduğu ileri sürülemeyecektir.

[7] Erdoğan’ın göreve geldiği 2003 yılından itibaren 21 grev, erteleme adı altında yasaklanmıştır. Özellikle stratejik sektörlerde grev ertelemelerinin yapıldığı açık bir gerçekliktir. 

[8] OHAL sürecinde yüz bini aşkın kamu emekçisi herhangi bir yargı kararı olmaksızın işlerinden çıkarılmış, birçok grev milli güvenlik bahanesiyle yasaklanmıştır.

[9] TÜSİAD vb. patron örgütlerinin hukuk devleti, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi vurgularının altında yatan öngörülebilirliğe ilişkin kaygılar emek rejiminin sınırlarına dğeil; sermayenin yatırım kararlarının güvenliğine ilişkindir. Faşizm, bu noktada emek karşıtı bir kurumsallaşma olarak sermaye rejimi için işlevsel bir görev üstlenir.

[10] İHA, SİHA ve bir kısım savunma sanayi gelişmesinin bu hegemonik girişimle bağlantılı olduğunu söylemek mümkündür.

[11] Devrimcilerin bu noktadaki görevinin hem daha güncel hem de daha zor olduğu gerçeği açıktır. Devrimciler sadece doğruyu söylemek görevini haiz değildir. Doğrunun mümkün olduğunu her zaman topluma eylemsel olarak kanıtlanması yükümlülüğü de vardır.

[12] Kürt sorunu, Aleviler vb. konulara dair somut değerlendirmeler metnin ilerleyen bölümünde yer alacağından AKP anlayışının devlet devamlılığı nezdindeki zihniyetinin analizinin genel çerçevesiyle yetinilmiştir.

[13] 2023 yılı itibariyle personel giderleri dışarıda bırakıldığında Sağlık Bakanlığı bütçesindeki giderlerin neredeyse %30’u şehir hastanelerine harcanmıştır.

[14] Merkezileşen faşist pratiklere karşı yerelleşme ve yerel örgütlenme modelleri geliştirme imkanlarının tasfiye edilmesi amacı da bu duruma içkindir.

[15] Kentler, sermaye sınıfının ve işbirlikçilerinin huzuru için temizlenerek adeta zenginler için sterilize edilmektedir. Sabah işe gidiş akşam işten dönüş saatleri, ezilenlerin kentle temasına izin verilen zaman aralıkları olarak örgütlenmiştir.

[16] Kapitalizm mekâna da el koyar ve mekân olgusu, sınıf ilişkilerinin sonucu olduğu kadar aracıdır. Nitekim mekân, sınıf mücadelelerinin alanıdır.

[17] Bugün ulaşım sorunu ya da krizi olarak adlandırılan olgu, bir şekliyle emekçi kitlelerin hareketliliğine sınıfsal temelli bir müdahale ve kontrol anlamına gelmektedir. Bu olgu, kent içerisinde sadece belirli bir sınıfın özgürce var olabileceği ve hareket edebileceği zeminler yaratır.

[18] Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki tekçi, mezhepçi resmî ideolojik eğilimin devamlılığının tek muhatabı elbette ki Kürtler yahut Aleviler değildir. Burada güncel başlıklar üzerinden geniş bir zihniyet yansımasının sonuçlarına dikkat çekmek üzere somut problemler üzerinden örnekleme anlayışı benimsenmiştir. Dolayısıyla bu durum Rum, Ermeni, Hristiyan, İnançsızlar meselesi gibi unsurların değerlendirme dışı bırakıldığı anlamına gelmemektedir.

[19] DİSK-AR raporuna göre 2018-2020 dönemlerinde saatlik iş gücü verimi %45 dolayında artarken reel ücret sadece %1,8 oranında artmıştır. Bu durum, genel ücret artışlarının verimlilik artışıyla kıyaslandığından çok düşük kaldığını göstermek anlamında yeterli bir veridir.

[20] AKP rejiminin kadın örgütleri içerisinde dahi iktidara bağlı “Aile” vurgulu sivil toplum kuruluşları örgütlemeye çalışması, bu bağlamda ne kadar ileri gidebileceklerinin de bir göstergesi olmuştur.

[21] En yakıcı örneklerinden bir tanesi MEB ile imzalanan “iş birliği protokolleri” aracılığıyla devlet okullarındaki tarikat kadrolarının ders dışı etkinlikler ile ideolojik hegemonya tesisinde kullanılmasıdır.

[22] 2010 Anayasa Referandumu, Cemaatin kadrolaşmasını kritik mevkilerde sağlamlaştırmış olup bu sadece kadrolaşma değil devlet aygıtının ideolojik yeniden üretimini de ifade etmiştir. Gülencilerin “hizmet” retoriği ile AKP’nin “milli irade” retoriği, kitleler nezdinde birbirini tamamlayan hegemonik bir araç olarak işlev görmüştür. 

[23] Her ne kadar referandum neticesinde getirilen sisteme “Başkanlık Sistemi” ismi verilse de genel olarak hukuk literatüründe bilinen başkanlık sistemiyle bu sistemin ilgisi bulunmamaktadır. Nitekim bu sistem, güçler ayrılığı ilkesinden ziyade merkezileşmeye ve yürütmenin tek elde toplanmasına dayalı bir idari düzeni işaret etmektedier.

[24] Son yıllarda palazlanan ve özellikle geçmişte devrimci kimliğe sahip mahallelerde örgütlenen “yeni nesil suç örgütleri” bu duruma örnektir. Son yıllarda adı sıklıkla duyulan Daltonlar, Redkitler, Casperlar vb. suç örgütleri yukarıdaki rant paylaşımının aşağıya doğru akışı üzerinden anlamlı bir ekonomik gücü (bununla bağlantılı insan gücünü) yönetmekte; özellikle gençlikle kurulmasına “müsaade edilen” zemin sayesinde politik karşı örgütlenme kapasitelerini çeteleşme batağı içerisinde yok etmektedir.

[25] Sinan Ateş isimli MHP’linin bizzat kendi “camiası” tarafından öldürülmesi bu bağlamda önemli bir örnektir: Devlet içi kliklerin, paramiliter yapıların ve MHP çevresindeki çeteleşmenin nasıl “faili meçhul” değil, doğrudan rejimin işleyiş mekanizması olduğunu göstermiştir. Sokakta işlenen bu tür politik cinayetler, faşizmin süreklileştirilmiş terör pratiğinin açık kanıtıdır. Faşizm, kendi öznelerini de yok etmekten beis görmeyecek kadar kalıcılaşmış-varlığını gösterir hale gelmiştir. 

[26] Bu yasadışı fraksiyonun özelliği, klasik burjuva fraksiyonlarıyla simbiyotik bir ilişki geliştirmiş olmasıdır: İnşaat – enerji – savunma klikleriyle iç içe geçen bu fraksiyon, finans sistemine para akışı sağlama yanı sıra devletin paramiliter aygıtlarını da beslemektedir. Dolayısıyla neo – faşizm sadece resmi kapitalist sınıfın değil, yolsuzluk ve mafyatik sermaye fraksiyonlarının da siyasal diktatörlüğüdür.

[27] Son yıllarda sıklıkla Kıbrıs -Türkiye hattında ortaya çıkan yasa dışı bahis vb. olguları da bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.

[28] 2013 Gezi Direnişi, 2018-2021 Ekonomik Kriz Dalgası, 6 Şubat depremleri ve nihayetinde 19 Mart darbesi buralarda uğrak olarak değerlendirilmesi gereken olaylardır.

[29] Bugün Colani isimli cihatçının kontrolündeki Şam (HTŞ)  ile yapılan ikili askeri anlaşmalar ve yoğun diplomasi faaliyetleri, bu girişimlerin devamlılığını göstermesi bağlamında önemlidir.

[30] Mahir Çayan’ın tespitleri 1960-70’lerin Türkiye’sinin somut analiziydi. 1980 sonrası iktisadi alanda yaşanan gelişmeler, finansallaşma ve küresel değer zincirlerine eklemlenmeyle feodal kalıntılar büyük oranda çözülmüş; bugün bağımlı kapitalist ilişkiler ağında daha ileri bir formasyonda yeni sömürgeci siyasal biçim sürmektedir. Buna, bölgesel ölçekte sınırlı alt-emperyal müdahale eğilimleri (askerî projeksiyon + sermaye/ihale/ savunma ihracı) eklenmiştir. Suni denge artık içerde neo-faşizm ile dışarda bağımlılık-içinde kalmak suretiyle müdahalelerin çift katmanlı bileşimi olarak işlemektedir.

Scroll to Top