Türkiye’de Sosyalist Solun Durumu Üzerine
Kesintisiz Hareket ve Devrimci Karşı Çıkışa Doğru metninin ilk cildinde Dünya ve Türkiye’de neoliberal kapitalizmin gelişim seyrinin, faşizmin dünyada ve Türkiye’de kurumsal gelişiminin, Türkiye’nin özgün iç ve dış koşullarının (siyasi, iktisadi, kültürel vb.) analizinin yapılmasına gayret edilmiştir. İlk cildin önsözünde de belirtildiği üzere bu analizlerin yapılmasına yönelik gayretimizin temeli, entelektüel bir gevezelik değildir. Biz, analizlerimizin siyasal hamlelerimiz için yol gösterici olmasını arzuluyor; devrimci bir karşı çıkışın örgütünü inşa etmek için bu siyasal zeminlerden sıçrama yapmayı hedefliyoruz.
Türkiye’de sosyalist sol, uzun süredir örgütsel açıdan ciddi bir tıkanıklık ve iflasın eşiğine gelmiştir. Bugün solun, kendi içerisinde kitlesel olduğu varsayılan hareketleri dahil (birkaç bin kişiyle) toplumsal olarak reel bir karşılığa tekabül etmemektedir. Sol içerisindeki bu tıkanıklığın çok boyutlu sebepleri vardır ve esasen siyasi analizlerimizin çıktılarından bağımsız değildir. Ancak bu noktada çeşitli örgütsel gerekçelerde belirli ortaklaşmalar yaşandığını açık şekilde gözlemliyoruz:
1) Türkiye devrimci hareketi, köklü bir mücadele geleneğinin mirasçısıdır. 1971 devrimci kopuşundan 1980 darbesine, darbenin yarattığı yıkımdan 90’ların parçalanmışlığına kadar gelen çizgi, bugün hala birçok kuşağın hafızasında canlı kanlı olarak durmaktadır. Ancak bu miras, adeta ideolojik ezberlere, donmuş şematik tekrarlara ve ölü kalıplara hapsolmuş vaziyettedir. Bu nedenledir ki kitlelerle bağı kopmuş olan devrimci hareket, geleceğe yön verecek bir temas mecrası sağlayamamaktadır. Bugün içerisinde bulunduğumuz düzende devrimci hareket için ortaya koyabileceğimiz ilk tespit hareketin hareket halindeki doktrini olarak Marksizm’i kavramakla arasına koyduğu mesafedir. Somut koşulların somut tahlilini yapma cüreti, bir karşı çıkışın ilk durağı olmalıdır. Dolayısıyla devrimci harekete ve önderlerine yönelik en önemli sahipleniş, onların temel mirasını bu cesaretle taşımaktır. Aksi durum, bizleri bugünü kavramaktan uzak bir nostalji topluluğuna dönüştürme tehlikesi taşımaktadır.
2) Türkiye’de sosyalist solun önemli bir kesiminde şablonculuk ve teorik ezbercilik varlığını sürdürmektedir. Donmuş ve geçerliliğini bilimsel temelde yitirmiş şemalar üzerinden kendisini örgütlemeye çabalayan iddialar gerçekçi değildir. Klasik ve ezberci şemalar, neoliberal iktisadi dönüşüm ve bağlantılı olarak siyasal dönüşüm ilişkilerini açıklamaktan uzaktır. Buna eşlik eden stratejik körlük ise devrimci söylem ve eylemin tıkanıklığını beslemektedir. Özellikle 71 kopuşu ve 1980’e giden sürecin devrimci çıkışlarını olduğu gibi tekrar etmek isteyen ezberci/şabloncularla 1990’larda “yeni bir teorik buluş gibi” ortaya sunulan parlamentarist reformizmi kutsayanlar aynı saflara düşmektedir. Hazır reçetelerle devrimin yol ve yöntemini inşa etmek, emekçi ve ezilen kitlelerin günümüzdeki ihtiyaçlarına cevap olmamak gibi çok doğal bir sonuçla karşılaşmaktadır.
3) Örgütlenme anlayış ve modellerindeki gerilikler de önemli bir uğraktır. Sosyalist solun büyük kısmı kendisini dar örgütçü ve katı bürokratik bir anlayışa saplamıştır. Birçok yapı, kendisini birkaç yüz kişilik kapalı çerçevelere hapsetmiş; taban iradesini boğan gereksiz bürokrasiye saplamıştır. Bu tarz, ideolojik yerelleşmeyi, kadro faaliyetini ve yerel inisiyatifi yok ederek kitlelerle tabandan bağ kurmayı imkânsız hale getirmektedir. Buradan çıkış arayanlar ise tek başına “yataylık” adına örgütsüzlük ve dağınıklığı kendisine hedef belirlemektedir. Yapısızlık, karar alamama, süreklilik üretememe ve kitlelerin güven duymadığı geçici ağlar üzerinden yatay örgütsel ilişkileri yanlış anlayan bu algı, halkın öfkesini örgütlü bir güce çevirmek yeteneğinden yoksundur. Bugünün tartışılması gereken olgusu ise tabandan katılımcı, kitle ilişkilenmelerini temin edecek katılımcı yataylıklarla kadro öncülüğünü harmanlayan parti-hareket diyalektiği ve komite – koordinasyon – komün kültürüdür.[1] Bugün kendisini “Leninist” olarak tarif eden birçok yapı, devrimci teori – devrimci pratik ilişkisini tamamen unutmuş durumdadır. Unutmuş durumdadır çünkü devrimci teori, kitlelerin hareketine organik bir ilişkiyle bağlanmadıkça ölüdür. Leninist parti anlayışı ve disiplin vurgusu, bu özneler tarafından kitlelerden kopuk bir dar grupçu bürokrasi olarak anlaşılmakta ve işletilmektedir.
4) Türkiye’de sosyalist solun tarihsel kadroları, işçi sınıfının daha örgütlü – sendikal ve fabrika temelli mücadelelerin daha etkin olduğu dönemlerde şekillendi. Ancak 2000’lerden itibaren işçi sınıfının kompozisyonunda yaşanan değişiklikler yanı sıra sınıfın parçalı, güvencesiz, esnek ve taşeron biçimlerde yeniden üretilişi durumu özgün bir hale getirmiştir. Sendikaların etkisizleşmesi, emek örgütlerinin ve mücadele mekanlarının değişimi/dönüşümü gibi unsurlarla birlikte – ilk ciltte detaylı izah olunduğu üzere – yeni sınıf bileşimleri – sınıf ilişkileri kavranamamıştır. Bu bakımdan geniş emekçi kesimler, klasik tarif- tasnif ve tanımlar içerisinde kendisine yer bulamamıştır. Dolayısıyla devrimci hareket içerisinde tarihsel olarak işçi sınıfının partisi olmaya aday yapılar sınıfın güncel biçimleriyle yeni temas alanlarını örgütleyememiştir. Bu durumun pratik karşılığı ise dar kadroculuk olarak ortaya çıkmıştır. Bu eğilimin sınıfla en önemli bağı, “hangi sendikayı hangi grubun ele geçireceği” yönündeki devrimcilikle uzaktan yakından alakası olamayacak tartışmalardan ibaret hale gelmiştir.
5) Reformizm ile devrimcilik arasında kurulan suni karşıtlık dili, kitleler içerisinde somut bir karşılık taşımamıştır. Özellikle parlamentocu çizgiyi ve seçim ilişkilerini kutsayan bir kısım odak bir yana savrulmuşken sarkacın diğer tarafındaysa gelenek nostaljilerine saplanmış gruplar yer almıştır. Bu durum solun büyük kısmını seçim dönemlerinde işlev kazanan bir aygıta ya da dar grupçu romantizmlere indirgemiştir.
Bugün bizim Marksist politikadan anladığım çizgi devrim ve reform ilişkisini birbirinin yerine ve de en önemlisi devrim yerine reformu nihai hedefin yerine koymayan bir çizgidir. Dolayısıyla gündelik kitle mücadelelerini örgütlemek ve somut kazanımlarını örgütlemeye eşlik edecek bir devrimci örgütlenme basamağı inşa etmek mücadelesi iç içe geçmiştir. Sosyalist solda geleneksel eğilimler bu iki görevin güncel tezahürlerini birbirinden ayıramamak şeklinde vücut bulmaktadır.
6) Kültürel Hegemonya ve İdeolojik Mücadele Alanındaki Zayıflık: Neoliberal kapitalist düzenin en güçlü yanlarından birisi, ideolojik hegemonya inşasındaki çok çeşitli işlevleri ve başarısı olmuştur. Bu hegemonyaya bireycilik, kariyerizm ve tüketim kültürü anlamlı düzeyde yön vermiştir. Türkiye sosyalist solu gelişen yeni toplum, yeni insan ve yeni düzern karşısında hegemonik bir zayıflık yaşamaktadır. Üniversitelerde gençlik mücadelesi çoğu örgütün iç propagandasına sıkışmış; emekçi mahallelerde cemaatler, çeteler ve milliyetçi yapılarak sosyal dayanışma misyonunu üstlenirken sol, bildiri ve afiş kültürü ile var olmaya çalışmıştır. Emek alanlarında ideolojik ve kültürel hâkim hegemonik düşünce üzerinden kitlelerin faşizme yedeklenmesine karşı sol anlamlı bir mevzi inşa edememiştir. Dolayısıyla sosyalist solda kültürel ve ideolojik mevziler, halkın gündelik yaşamıyla ilişki kuramaz hale gelmiştir.
7) Gelişen ve dönüşen mücadele alanları, sosyalist sol tarafından görülmemiş ya da ikincil yaklaşım alanları olarak değerlendirilmiştir. Bugün gençlik hareketi, kadın hareketi, Lubunya hareketi, ekolojik hareket gibi alanlar dinamik toplumsal muhalefet zeminleri teşkil etmektedir. Ezilenlerin bloğu olarak devrimci bir iktidar hattında emekçi sınıf kavgasında birleştirilebilecek bu siyasal hat, sosyalist sol tarafından görülmemekte ya da ikincil bir konu olarak değerlendirilmektedir. Daha vahim olanı ise “kimlikçiler” denilerek bu dinamiklere direkt olarak karşı cephe alan yapılanmalar ve eğilimlerdir.
Çağın ezilenler mücadelesi olarak Marksizm’i kılavuz olarak belirleyenler, kadınların – lubunyaların – doğanın – gençliğin kurtuluş/var oluş mücadelelerini bir “yan ürün” olarak değil “asli bileşen” olarak kavramalıdır. Bu kavrayışa sahip olmayan sol bir inşa, kitleselleşme ihtimalinden uzaklaştığı gibi genç kuşakların güvenini/itimat etme ihtimalini de kaybetmektedir.
8) Birçok örgüt, kendi içinde demokratik mekanizmaları işletmiyor. Dar grupçu klikler, katı bürokratik merkeziyetçilik altında ezilen yerel inisiyatifler, eleştiri-özeleştiri mekanizmalarının kâğıt üstünde kalması, genç kadroların hızla tüketilmesine yol açıyor. Bunun karşısında gelişen “tam yataylık” arayışları ise sürekliliği ve stratejik yönü olmayan geçici ağlara dönüşüyor. Birçok siyasal yapılanma içerisindeki “şefçilik” geleneği, yeni kadroların “özneleşemediği” dolayısıyla özneleşmediği yerde de mücadele edilemeyeceğine dair inancını beslemektedir. Bugün insanlar, tarihte mağlubiyeti defalarca kanıtlanmış öznelerin insafına sıkışmış örgütlerde hareket etmemeyi – doğal olarak – istememektedir.
Buraya ek olarak bir hareketin kadrolarının uzun vadeli olarak korunamayışı, sürekli tükeniş içerisinde yer almaları, kısa sürede tükenmekle birlikte kendisini mücadelenin dışında bulması büyük bir problemdir. Ek olarak örgütsel düzlemler içindeki cinsiyetçi pratikler, yozlaşma, çürüme ve kişisel hırslar kitlelerin örgütlü alanlarla kurduğu güven ilişkilerini zedelemektedir.
9) İdeolojik bütünlük ve stratejik ufuk, Türkiye sosyalist solunda eksikliği hep hissedilen unsurlar olmuştur. Bu bakımdan solun bir kısmının konumlanışı entelektüel analiz düzeyinde sınırlı kalırken bir kısmı ise dar pratikçiliğe sıkışmaktadır. Stratejik bir devrim tasarımı eksikliğinin mevcudiyetinin yanı sıra sosyalist solun gerçeklikten kopmuş tartışmalarını dünyanın merkezi zannetmeleri örgütlenme önünde önemli bir engeldir. Dolayısıyla devrimci bir pratik sadece neye karşı çıktığını değil alternatifinin nasıl inşa edilebileceğini de bugünden örgütlemeye çabalayan bir özne olmalıdır.
10) Türkiye sosyalist solunda “enternasyonal” ilişkilenme biçimleri gerçek manada kavranamamış olup bu kavranamayışın önemli zeminlerinden birisi de Kürt hareketine yönelik tutumda ortaya çıkmış vaziyettedir. Neoliberal kapitalizmin ve faşizmin ulus aşırı karakteri karşısında Türkiye sosyalist solunun çoğu ulusal sınırlar içerisine sıkışmış durumadır. Buna ek olarak küresel hareketlerle enternasyonalist bağlar kurulmadığı gibi ezilen ulusların mücadelelerindeki şoven refleksler güçlenmektedir.
Özellikle son yıllarda gelişen bir eğilim olarak KÖH karşısında ulusalcı – şoven çizgi eğilimlerine savrulan yapılar söz konusudur. Bu eğilim kendisini devrimci bir iktidar perspektifiyle var etmek yerine kitlelerin geri çelişkileriyle uzlaşmak gibi basit bir “siyasal kurnazlıkla” örgütlemeye gayret etmektedir. Bu hat, Türk ulusalcılığına daralmak suretiyle devrimci hareketin enternasyonalist karakterine ağır darbeler vurmaktadır. Bu eğilimler kaçınılmaz olarak iktidar perspektiflerini yitirdikleri oranda parlamento – düzen içi eğilimler batağına saplanmış; seçim dönemlerinde kendilerini meşrulaştıran ancak seçim sonrasında işlevsizleşen çizgiler üretmiştir. Reformu devrim yerine ikame eden bu çizgi, kitlelerin gözünde solu bir tür sistem için muhalefet kanadı gibi göstermeye yönelmektedir.
Ulusal şovenlik ve parlamentarizm, birleşik devrimci bir hattın önündeki en önemli stratejik engellerden biri olarak durmaktadır. Marksist bir örgüt, enternasyonalizmi ve devrimci karşı çıkışı merkeze almadan, ulusalcılığa ve parlamenter illüzyona teslim olmak dışında başka yol bulamayacaktır.
11) Türkiye sosyalist solunun önemli bir kısmı propaganda faaliyetini bildiriler, afişler ya da sosyal medya paylaşımlarıyla sınırlamıştır. Bu dar biçim, kitlelerle doğrudan bağ kurmayı, onların gündelik sorunları üzerinden örgütlü bir ilişki geliştirmeyi engellemiştir. Devrimci ajitasyon ve propaganda anlayışı, ezilenlerin ve emekçilerin günlük sıkıntılarına temas eden ve onları örgütlü mücadelenin içerisine çeken bir içerik taşıyordu. Bugün ise solun dili içe dönük bir propaganda biçimine sıkışmış, dışarıya açılma kapasitesi zayıflamıştır. Buna ek olarak yaratıcı imkanların (özellikle dijital propaganda biçimlerinin) ve etkileşim alanlarının bilinçli şekilde dışında kalmaya dair eğilimler sosyalist solun temas zeminlerini ciddi şekilde zayıflatmaktadır.
12) Sosyalist solun eylemselliği çoğu zaman aralıklı, dağınık, dar grupçu dayatmalara dayalı ve süreksizdir. Kampanya mantığı oturtulmadığından küçük kazanımlar biriktirilememekte, anlık kazanımlarla nihai hedefler arasındaki ilişki kavranamamakta, kitlelerde güven yaratacak süreklilik üretilememektedir. Bu da kadroların hızla tükenmesine, halkın gözünde güven kaybına yol açmaktadır. Devrimci bir hareket, yalnızca çıkış anlarında değil, her gün, her koşulda disiplinli ve süreklilik arz eden bir pratik inşa etmek zorundadır.
13) Teorik yenilenme ve çağdaş arayışlara yönelik mesafe konusu sosyalist sol içerisinde önemli bir kriz başlığıdır. Marksizm’in yaşayan ve devinen bir yöntem olarak kavranmaması, solun teorik ufkunu daraltmıştır. Somut koşulların somut tahlili yerine dogmatik tekrarlar politik mecrada hâkimdir. Akademik sol ile devrimci örgütler arasındaki kopukluk, yeni teorik açılımlar yaratmayı engellemiştir. Araştırma, inceleme ve saha analizlerinin zayıflığı, stratejilerin havada kalmasına ve pratiğin günübirlik eylemliliğe saplanmasına yol açmaktadır.
14) Bugünün gençliği, güvencesizlik ve geleceksizlikle kuşatılmış durumdadır; aynı zamanda 1.ciltte izah edildiği üzere dijital çağın -neoliberal kapitalizmin krizinin özgün kültürüyle şekillenmektedir. Bu kuşak, klasik örgüt biçimlerine güven duymamakta; esneklik, katılımcılık, özneleşebilmek ve özgürlükçülük talep etmektedir. Sosyalist solun gençlik için yeni örgütlenme dilleri ve araçları; örgüt içerisindeyse özneleştirecek mekanizmalar geliştirememesi, genç kuşağın apolitikleşmesine ya da liberal kimlik siyasetlerine savrulmasına neden olmaktadır. Oysa devrimci bir hareket için gençlik, dinamik ve belirleyici özne olma niteliğini hâlâ korumaktadır. Devrimci hareketin nostaljik söylemleri ya da ideolojik ezberleri, gençliğin de kendi içerisinde daraldığı yapılar inşa etmekte; bu yapılarla güncel gençlik kesimleri arasında “korkutucu” beton bariyerler inşa edilmesine vesile olmalıdır. Devrimciliği bir “tip” olmaktan çıkartıp devrimciliğin kendisini hâkim olgu haline getirmek kaçınılmaz bir görevdir.
15) Sosyalist sol, kitlelerle bağını çoğu zaman yalnızca eylemler ve kampanyalar üzerinden kurmaya çalışmış; gündelik yaşamda karşı hegemonya üretecek alternatif kurumlar yaratamamıştır. Dayanışma ağları, kooperatifler, kültür evleri, alternatif eğitim alanları, hukuk ve sağlık desteği gibi mekanizmalar geliştirilmediğinde, halk gündelik sorunlarının çözümü için cemaatlere, tarikatlara, mafyatik yapılara ya da devlete yönelmiştir. Solun bu alandaki eksikliği, kitlelerin gözünde onun “yalnızca slogan atan” bir özne olarak görünmesine neden olmaktadır. Bu anlayış değiştirilmelidir.
Burada özetlenen bütünlüklü eleştiriler, Türkiye sosyalist solunun mevcut durumda neden toplumsal karşılık üretemediğine dair kaba bir çerçevedir. Ancak bu kriz sadece öznel hatalardan değil mevcut düzenin yapısal dönüşümlerinden de kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla 1.ciltte neoliberal kapitalizmin ve faşizmin gelişim seyri – kurumsal karakterine dair yaptığımız çözümlemeler, bir yanıyla bu örgütsel ve ideolojik tıkanıklıkların da zeminin anlaşılmasını sağlamaktadır.
Dolayısıyla mesele sadece bir eleştiri bilançosu çıkartmak değil, bu tarihsel tıkanıklıkları aşacak yeni bir devrimci inşayı önermek ve somutlamak meselesidir. Bizim iddiamız, geçmişin şablonlarını tekrar etmek değil; Marksizm’in devrimci yöntemini bugünün koşullarında yeniden üretmektir. Bu bağlamda artık, çağdaş bir Marksist örgütlenmenin nasıl inşa edilebileceğini tartışmaya açıyoruz.
Eleştiriden çıkışa, tespitten iddiaya geçiyoruz: Kesintisiz Hareket, devrimci karşı çıkışın yalnızca analitik değil, örgütsel bir cevabı olarak ortaya konmalıdır.
Evrim ve Devrim Aşamaları: Kesintisiz Görevlerimiz
Türkiye’nin ulusal ve uluslararası alandaki analizi üzerinden devam edilmesi gerekmektedir. İktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel analiz üzerinden devam edilirse Türkiye için devrimci görevlerin iç içeliği hala geçerli bir zemin sunmaktadır. Türkiye’de demokratik talep ve görevlerin, burjuvazinin iktidarı altında çözülmesi mümkün olmayıp tarihsel gelişim de bu durumu ispatlamıştır. Bu bakımdan demokratik görev ve taleplerle devrimci görevler bugün de kesintisiz biçimde iç içedir. Bu iki görevin ayrılmazlığının sadece teorik bir yönlendirme değil aynı zamanda pratik bir yönlendirici olduğunu kavramak önem arz etmektedir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadar demokratik haklar, ödevler, eşit yurttaşlık, özgürlükler gibi unsurlar hiçbir daim kalıcılaşmamıştır. Özellikle sistem için genişleme dalgaları belirli aralık ve düzlemlerle geri çevrilmiştir.[2] Bu durumun oldukça yapısal bir sebebi vardır. Daha önce ifade edildiği üzere Türkiye’de faşizm bir özdür ve aynı zamanda Türkiye’nin entegrasyonalist bağımlı birikim rejimi ve olağanüstü yönetim biçimlerine yaslanmaksızın ayakta kalamaması yapısal bir gerçektir. Yani Türkiye’de burjuvazinin siyasal iktidarı, bağımlı birikim rejimi ve faşizm teknikleri olmadan varlığını sürdürememektedir. Dolayısıyla demokratik gelişmeler ve haliyle demokratik görevler, bizzat onun sınıf iktidarının alanını daraltmaktadır. Dolayısıyla demokratik görevler, bugün için hala “burjuvazinin düzen içi sınırlarında” tamamlanmayacaktır ve devrimci görevlerle kesintisiz şekilde birleşmek zorundadır.
Suni dengenin 1.ciltte açıklanan çift katmanlı boyutu itibariyle günün çağdaş tezahürleriyle birleşmiş hali, rejimi kırılgan kıldığı kadar saldırgan da kılmaktadır. Neo – faşist yöntemlerin içerde icrasıyla dışarıda izlenilen hat, kaçınılmaz olarak varlığını sürdürmek isteyen rejim tarafından bastırılmaktadır. Dolayısıyla en sıradan demokratik hak ve taleplerin bile bu dengeye çarptığı bir rejimde, görevlerin iç içe olduğu tespiti hala günceldir. Bu bakımdan görevlerin iç içeliği ve kesintisizliği, devrimci bir karşı çıkış için olanak zeminini de içermektedir.
Faşizmin bir öz olarak sürekli yönetim tekniği şekliyle kurumsallaşması (OHAL hukuku, kolluk – yargı blokajı, dijital gözetim, paramiliter ağlar vb.) idari anlamda da demokratik reform kanallarını sistemli bir şekilde tıkayarak beslenir. Dolayısıyla Türkiye’de reformist eğilimler ve reform stratejileri faşizmin kurumsal tavanına çarpar. Bu bakımdan demokratik hak ve talepler faşizmin özü için yapısal tehdit oluşturur hale geldiyse demokratik görevlerin çözümü de devrimci bir hatla iç içe bağlılık taşımak zorundadır. Yani Türkiye’de en sıradan demokratik hak ve talepler bile bu sınıra çarptığından hızla devrimci görevler haline gelmektedir. Demokratik ve sosyalist görevler arasında bu bağlamda kalın çizgiler ve aşamalar bulunmamaktadır.
Türkiye’de demokratik görevlerle devrimci görevlerin kesintisizliği sadece bir teorik soyutlama olmayıp Türkiye’nin siyasal pratiğinde karşılık bulan bir gerçektir. Yerel ve basit gibi görünen bir barınma hakkı mücadelesinin doğrudan sermaye-inşaat-mafya blokuna çarpması, bir kadın özgürlük mücadelesinin doğrudan devletin kadın düşmanı politik kodlarıyla çarpıştığı için bastırılması, bir çevre direnişinin uluslararası tekel ve yerli sermaye çıkarlarıyla çarpıştığı için zor ile bastırılması gibi örnekler bu durumu işaret etmektedir. Evrimsel – demokratik mücadeleler, neo-faşizm karşısında hızla devrimci bir nitelik kazanmaya muktedirdir. Bu nedenle kesintisiz devrim ve görevler sadece bir stratejik şiar değil pratik yönlendirici görevi de görmektedir. Sonuç olarak evrimsel süreç kısa sürede devrimci bir kopuş ihtiyacına bağlandığından demokratik ve devrimci görevler kesintisizdir. Demokratik talepler, faşizm karşısında doğrudan iktidar sorunu haline gelmiştir.
Sonuç olarak bugünün devrim anlayışında görevlerin tarihsel iç içeliğinden bahsederken günümüzün çok katmanlı mücadele alanlarını da kapsayacak bir belirleme yapmak gerekmektedir. Türkiye’de neo-faşizmin merkezileşmesi, demokratik hakları imkânsız kıldığı gibi kadın özgürlüğü, LGBTİ+ mücadelesi, ekoloji, yaşam hakkı ve dijital özgürlük gibi alanları da doğrudan iktidar sorununa bağlamaktadır. Dolayısıyla bugün kesintisizlik, yalnızca sınıf mücadelesinin siyasal ufkunu değil aynı zamanda varolma mücadelelerini, ekolojik direnişleri ve gündelik yaşamın özgürleşme dinamiklerini de kuşatan bir devrimci bütünlük anlamına gelmektedir.
Evrim ve Devrim Aşamasında Görevler
Kesintisiz devrimci metot, tarihsel zorunluluk ile devrimci iradenin diyalektik birliğini ifade etmektedir. Yani tek başına evrim aşamasının örgütsel hamleleriyle devrimci kopuş gerçekleşmeyecektir. Devrimci özne ve odağın görevi, bu kesintisizliği doğru siyasal hatlarla kavramak ve örgütlemektir.
Salt evrim aşamasını kutsayan anlayış, toplumsal çelişki ve gelişim meselelerinin “kendiliğinden” olgunlaşmasını bekleyen/umut eden bir anlayış olarak var olur. Bu durum kitlelerin kendiliğinden mücadele ve hareketlerini kutsamakla sınırlı kalır. Gündelik siyasal taleplerin ve hareketlenmelerin an ile sınırlı kavranıp devrimci bir hatla buluşturulmadığı bu anlayış kaçınılmaz olarak reformizmin batağına saplanacaktır. Bu gerçek, Türkiye’de “kendiliğinden” gelişmiş siyasal hareketlenmelerin faşizmin sınırlarına çarparak geri dönmesinden çok kez yenilgi almış durumdadır. Bu aşamada ilk kavranılması gereken şey, halkın ve örgütlenmenin evrim aşamasına tekabül eden mücadelelerinin faşizmin yapısal engellerine çarpmak suretiyle devrimci karakter kazanabileceği gerçeğidir.
Ancak sadece iradeci (voluntarist) anlayışı esas alan özneler de devrimci görevlerin yerine getirilmesinde yeterlilik taşımamaktadır. İradeci anlayışı tek öz olarak ele alan yapılanmalar, nesnel ve somut koşulları tamamen göz ardı ederek devrimci iradenin belirleyiciliğinin her şeyden önde ve üstte olduğunu savunmaktadır. Bu durumun da varacağı kaçınılmaz nokta Türkiye’de onlarca örneği bulunan kitlelerden kopuk bir tür nostaljik tekrarcılık üretmesidir.
Evrim ve devrim aşamalarının iç içeliğindeki görevlerimiz, bu iki eğilimi aşan bir konumdur. Çünkü amacımız, evrim ve devrim aşamalarının bütünselliğini tarihsel materyalizmin nesnel zemininde kavramak ve devrimci öznenin öznel iradesiyle diyalektik bütünlükte yaratmaktır. Bu bütünlüğü kavramayan her anlayış ya pasif bekleyişe – reformizme – parlamentarizme ya da iradeci daralmaya ve maceracılığa savrulacaktır.
Dolayısıyla görevlerimiz; demokratik taleplerin devrimci karakterini kavrayıp bunları burjuva sınırların ötesine taşımak, evrimsel süreçleri kesintisiz biçimde devrimci kopuşa yönlendirmektir. Kesintisiz devrim, böylece yalnızca tarihsel bir şiar değil, bugünün siyasal pratiğinde devrimci öznenin yol gösterici ilkesi olmaktadır.
[1] Detaylı model tartışması ilerleyen bölümlerde yapılacağından burada değerlendirme açılmamaktadır.
[2] 12 Mart ile 1961 Anayasası’nda tanınan görece özgürlüklük alanlarının tasfiyesi, 1970’lerde yükselen işçi ve gençlik hareketinin 12 Eylül AFC’si tarafından tasfiyesi, 2000 sonrası sözde ılımlı İslamcı iktidar hikayesinin 15 Temmuz sonrası OHAL rejimiyle gerçek yüzünü tüm çıplaklığıyla örgütlemesi gibi tekrar eden örüntüler bu durumu ispat etmektedir.
