MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 2024 yılında yaptığı çağrıyla başlayan ve iktidar tarafından “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan; PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısıyla birlikte Kürt hareketi tarafından “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak tarif edilen süreç, kritik bir aşamaya ulaşmış durumdadır. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun Ağustos 2025’te başlayan çalışmaları sonucunda hazırlanan rapor 18 Şubat 2026 tarihinde kabul edilmiş; kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak anılan düzenleme ise 10 Ağustos 2026 tarihinde TBMM Genel Kurulunda 468 milletvekilinin oyuyla kabul edilmiştir.
Yasanın kabulüyle birlikte süreç hakkında birbirinden oldukça farklı siyasal konumlardan tartışmalar yürütülmektedir. Türkiye Sosyalist Partisi olarak öncelikle iki hususu açıklıkla ifade etmek gerektiğini düşünüyoruz.
Her şeyden önce, uzun yıllar boyunca devam etmiş silahlı bir çatışmanın tarafları arasında muhataplık ilişkisinin kurulması, çatışmalı süreçlerin doğasına içkindir. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi’ni yalnızca iktidarla muhataplık ilişkisi kurduğu gerekçesiyle mahkûm etmek gerçekçi olmadığı gibi, Kürt halkının siyasal iradesini yok sayan bir yaklaşımı da beraberinde getirmektedir.
Aynı şekilde Kürt hareketinin kendi siyasal değerlendirmesi ve stratejik yönelimi doğrultusunda silahlı mücadeleyi sona erdirerek demokratik-siyasal mücadele zeminlerini güçlendirmek istemesi, her şeyden önce bu mücadelenin öznesinin vereceği bir karardır. On yıllardır devam eden çatışmanın başta Kürt halkı olmak üzere emekçi halklara yaşattığı acılar ortadayken, biz sosyalistlerin Kürt halkına dışarıdan “savaşmaya devam etme” çağrısı yapması haliyle makul değildir. Silahların susmasına, çatışma ve ölüm ortamının sona ermesine -muhatabı tarafından da talep edilirken- karşı çıkmak hatalı bir tutumdur. Aksine halkların gerçek ve onurlu bir barış içinde yaşayabilmesi için mücadeleyi tarihsel sorumluluğumuz olarak görmekteyiz.
Ancak bütün bunlar, gelinen aşamanın ve ortaya çıkan yasal çerçevenin eleştiriden azade olduğu anlamına gelmemektedir. Tam tersine; Kürt ulusunun meşru haklarını savunan komünistlerin görevi, barış mücadelesinin sınırlarını iktidarın çizmesine razı olmak yerine gerçek ve kalıcı bir barışın koşullarını ortaya koymaktır.
Kürt Sorunu Bir “Terör Sorunu” Değildir
İktidar, tarihsel Kürt sorununu hâlâ esas olarak “terörün sona erdirilmesi” başlığı içerisinde tanımlamaktadır. Oysa Kürt sorunu silahlı çatışmanın ortaya çıkardığı teknik bir güvenlik meselesinden ibaret değildir.
Sorunun temelinde Kürt halkının tarihsel olarak maruz bırakıldığı inkâr ve asimilasyon politikaları; ulusal, kültürel ve siyasal haklara ilişkin talepler ve devletin bu talepler karşısındaki tarihsel tutumu bulunmaktadır.
Dolayısıyla silahların susması son derece önemli olmakla birlikte, silahlı çatışmanın sona ermesi Kürt sorununun kendiliğinden ortadan kalkması anlamına gelmeyecektir.
Nitekim kabul edilen yasa, esas olarak PKK’nin feshi, silahsızlanma süreci, örgüt mensuplarının hukuki statüsü ve topluma dönüş mekanizmalarını düzenlemekte; Kürt halkının daha geniş siyasal ve kültürel hakları, demokratikleşme sorunu ve mevcut anti-demokratik hukuk düzeninin dönüşümü konusunda kapsamlı ve bağlayıcı bir çözüm ortaya koymamaktadır.
Gerçek bir barış süreci, Kürt sorununu yalnızca “terörün tasfiyesi” başlığına sıkıştıramaz. Barış, sorunun tarihsel ve siyasal nedenleriyle yüzleşmeyi; halkların eşitliğinin güvence altına alınmasını ve demokratik hakların genişletilmesini gerektirir.
Yasanın Kurduğu İlişki Eşit Değil, Asimetriktir
Çerçeve yasaya ilişkin temel eleştirilerimizden biri de burada ortaya çıkmaktadır.
Yasa bir taraftan silahsızlanma, fesih, örgüt mensuplarının hukuki statüsü ve başvuru mekanizmaları bakımından somut koşullar ortaya koyarken; diğer taraftan devletin demokratikleşme, Kürt halkının haklarının tanınması veya anti-demokratik uygulamaların tasfiyesi konusunda aynı açıklıkta ve bağlayıcılıkta yükümlülükler üstlendiği karşılıklı bir hukuki zemin yaratmamaktadır.
Dahası, yasanın temel hükümlerinin uygulanması PKK’nin tamamen silahsızlandığının devlet tarafından teyit edilmesine bağlanmıştır. Böylelikle sürecin önemli hukuki sonuçlarının ortaya çıkıp çıkmayacağının tespitinde belirleyici yetki yine devlet aygıtında bulunmaktadır.
Ortaya çıkan tablo bu nedenle eşit iki tarafın karşılıklı ve güvence altına alınmış yükümlülüklerinden oluşan bir barış hukukundan ziyade; yükümlülüklerin önemli bölümünün Kürt hareketinin silahsızlanması üzerinden tarif edildiği, buna karşılık iktidarın demokratikleşme yönündeki sorumluluklarının büyük ölçüde gelecekteki siyasi iradeye bırakıldığı asimetrik bir çerçevedir.
Bu güç dengesizliği görmezden gelinemez.
Barışın kalıcı olması isteniyorsa, bir tarafın silahsızlanmasının karşısına yalnızca devletin takdirine bağlı hukuki imkânlar tanınmamalı; halkların eşitliği, siyasal özgürlükler ve demokratikleşme bakımından açık toplumsal ve hukuki güvenceler konulmalıdır.
Barışın Güvencesi İktidar Değil, Örgütlü Halktır
Kürt hareketi tarafından da sıklıkla vurgulandığı üzere müzakere ile mücadele birbirinin karşıtı değildir. İktidarın attığı her adımın kendiliğinden demokrasi ve barış amacı taşıdığı düşünülemez. Türkiye’de AKP-MHP iktidarında cisimleşen neo-faşist rejim, siyasal varlığını demokratik hakların genişlemesi üzerine değil; devlet aygıtının merkezileşmesi, toplumsal muhalefetin baskılanması ve emekçi sınıfların örgütsüzleştirilmesi üzerine kurmaktadır.
Bu nedenle demokratikleşmeyi iktidardan gelecek bir lütuf veya yalnızca müzakere masasında elde edilecek teknik düzenlemeler toplamı olarak görmek mümkün değildir. Demokrasi, talep edilmekle kazanılmayacaktır; onun için örgütlenildiği ve mücadele edildiği ölçüde kazanılabilir.
Bugün önümüzde duran görev, yalnızca yürütülen sürecin demokratikleşmeyle sonuçlanmasını temenni etmek değildir. Asıl görev; demokrasi mücadelesinin toplumsal ve örgütlü gücünü inşa etmektir. Anti-faşist ve anti-şovenist mücadeleyi, Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesini, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesini ve bütün ezilenlerin demokratik taleplerini ortak bir mücadele hattında buluşturmak gerekmektedir.
Çünkü mevcut iktidar blokunun kendi siyasal karakteriyle ve varlık nedeniyle çelişecek ölçüde bir demokratikleşmeyi kendiliğinden gerçekleştirmesini beklemek mümkün değildir. Demokratik hakların genişletilmesi, siyasal özgürlüklerin kazanılması, kayyum rejiminin ve baskıcı uygulamaların sona erdirilmesi, halkların eşitliğinin güvence altına alınması ancak bunları talep eden toplumsal güçlerin örgütlü mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Bu nedenle barış mücadelesini demokrasi mücadelesinden, demokrasi mücadelesini de örgütlenme sorunundan ayırmıyoruz.
“Barışın toplumsallaştırılması” ifadesi ancak bu içerikle gerçek bir anlam kazanabilir. Barışın toplumsallaşması, toplumun yukarıda yürütülen bir sürece destek vermeye çağrılması değildir. Halkın kendi talepleriyle, kendi örgütleriyle ve kendi mücadele araçlarıyla sürecin doğrudan öznesi hâline gelmesidir.
Sendikaların, emek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, sosyalistlerin, kadınların, gençlerin, Kürt halkının ve ezilen bütün toplumsal kesimlerin yalnızca süreci izleyen veya destek açıklamaları yapan güçler olmaktan çıkıp demokrasi mücadelesinin aktif bileşenleri hâline gelmesi gerekmektedir.
Bu anlamıyla ihtiyaç duyulan şey, barışı ve demokrasiyi iktidardan bekleyen bir seyircilik olmayıp; demokrasi için örgütlenen, mücadele eden ve kendi toplumsal gücünü yaratan bir halk hareketidir.
Böyle bir mücadele hattı kurulmadığı sürece demokratikleşme söylemi, iktidarın ne ölçüde adım atacağına bağlı teknik bir beklentiye indirgenme tehlikesi taşımaktadır. Oysa gerçek bir demokratik dönüşümün güvencesi iktidarın niyeti değil; iktidarı demokratik kazanımlar vermeye zorlayacak örgütlü toplumsal güçtür.
Tam da bu nedenle, sürecin yürütülüş biçimi de önemlidir. Çerçeve yasanın hazırlanış sürecinde taslağın uzun süre dar siyasi çevrelerin dışında tartışmaya açılmaması, sürecin destekçisi olan siyasal aktörlerin dahi metne erişim konusunda eleştiriler yöneltmesi ve milletvekillerinin teklifin bütün içeriğini görmeden imza verdiklerine ilişkin tartışmalar, “barışın toplumsallaştırılması” iddiasıyla bağdaşmayan bir siyasal yönteme işaret etmektedir.
Barış gibi milyonların geleceğini ilgilendiren tarihsel bir meselenin dar siyasi heyetlerin, devlet bürokrasisinin veya kapalı müzakere mekanizmalarının sınırlarında tutulması kabul edilemez. Barış yalnızca toplumun desteğinin sonradan talep edildiği bir sonuç değil, toplumun doğrudan öznesi olduğu demokratik bir mücadele süreci olmak zorundadır.
Şeffaflık bu nedenle tali bir mesele değildir. Fakat şeffaflık da tek başına yeterli değildir. Esas olan halkın örgütlü biçimde sürece müdahale edebilmesi, kendi demokratik taleplerini ortaya koyabilmesi ve bu talepler uğruna mücadele edebilmesidir.
Bizim açımızdan barışın toplumsallaşmasının gerçek karşılığı budur.
Kürt Halkının Haklarını Savunmak, Eleştiri Hakkından Vazgeçmek Değildir
Süreç etrafındaki tartışmalarda eleştirel her yaklaşımın zaman zaman doğrudan “barış karşıtlığı” olarak değerlendirilmesini de doğru bulmuyoruz.
Şovenizmle barış sürecine yöneltilen eleştiri ile barışın daha ileri, demokratik ve eşitlikçi bir temelde kurulmasını amaçlayan sosyalist eleştiri aynı şey değildir.
Kürt halkının ulusal-demokratik taleplerinin meşruiyetini kabul etmek ve bu talepler için mücadele etmek, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bütün ideolojik ve stratejik yönelimlerinin sosyalistler tarafından aynen benimsenmesini gerektirmez.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin bugün sosyalizme, sınıf mücadelesine, devlete ve toplumsal dönüşümün yöntemlerine ilişkin geliştirdiği ideolojik ve stratejik yaklaşım ile Türkiye Sosyalist Partisi’nin sosyalizm anlayışının aynı olması ne mümkündür ne de gereklidir. Bizim açımızdan işçi sınıfının ve ezilenler blokunun bağımsız siyasal örgütlenmesi, sınıf mücadelesinin belirleyiciliği ve sosyalist iktidar perspektifi vazgeçilebilir ilkeler değildir.
Bu farklılığın açıklıkla ifade edilmesi ne Kürt halkının haklı taleplerine karşı çıkmak ne de yürütülen barış sürecinin karşısında konumlanmak anlamına gelir. Bir halkın ulusal-demokratik haklarını savunmakla, o halk adına mücadele eden siyasal hareketin bütün ideolojik kabullerini benimsemek birbirinden farklı şeylerdir.
Tam tersine gerçek yoldaşlık ve mücadele ortaklığı; dayanışmayı, eleştiriyi ve bağımsız siyasal hattı aynı anda sürdürebilmeyi gerektirir.
Bu nedenle Kürt hareketinin belirli stratejik tercihlerini, sosyalizme ilişkin yönelimlerini veya sürecin yürütülüş biçimini eleştirmek; savaşın devamını istemek, Kürt halkının taleplerini reddetmek ya da barışa karşı çıkmak değildir. Eleştirinin hangi sınıfsal ve siyasal zeminden yapıldığı belirleyicidir.
Biz şovenizmin zemininden değil, enternasyonalizmin ve sosyalizmin zemininden konuşuyoruz.
Başta ulusların kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere Marksist-Leninist ilkelerimiz doğrultusunda Kürt ulusunun eşitlik ve özgürlük mücadelesini sahipleniyor; ezen ulus şovenizmine karşı mücadeleyi Türkiye sosyalist hareketinin ertelenemez görevlerinden biri sayıyoruz.
Aynı nedenle barış ve demokrasi mücadelesinin de öznesiyiz. Bu süreç hakkında söz söyleme ve gerektiğinde eleştirme hakkımızı da tam olarak bu mücadele ortaklığından alıyoruz.
Barış Egemenlerin İhtiyaçlarına Teslim Edilemez
AKP-MHP iktidarının bu süreci yalnızca halkların kardeşliği ve demokrasi ihtiyacından hareketle yürüttüğünü düşünmek siyasal gerçeklikle bağdaşmayacaktır.
İktidarın kendi sürekliliği, devletin yeniden yapılandırılması ve Türkiye egemen sınıflarının Ortadoğu’daki bölgesel çıkarları bu sürecin içerisinde bulunmaktadır. Kürt hareketinin de bu güç dengelerinin farkında olduğu açıktır.
Tam da bu nedenle barışın kaderi iktidarın iyi niyetine bırakılamaz.
Çerçeve yasa, yıllardır süren çatışmanın sona erdirilmesi için hukuki bir zemin oluşturması ve devlet ile Kürt hareketi arasındaki muhataplık ilişkisinin fiilen kabul edilmesi bakımından önemli bir aşamayı ifade etmektedir.
Ancak bunu tarihsel Kürt sorununun çözümü veya Türkiye’nin demokratikleşmesi olarak ilan etmek için hiçbir neden bulunmamaktadır.
Hele ki yükümlülüklerin esas olarak silahsızlanan tarafa yüklendiği, demokratikleşmenin ise iktidarın gelecekteki siyasal iradesine bırakıldığı bir hukuki çerçevede sosyalistlerin görevi bu güç asimetrisini görmezden gelmek değildir. Burada görev barışın toplumsal ve demokratik güvencelerini savunmayı sürdürmektir.
Barışın sınırlarını egemenler değil halklar çizmelidir. Gerçek ve kalıcı barış; Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerinin, Türkiye işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinin ve bütün ezilenlerin demokratik taleplerinin ortak mücadelesiyle kurulabilir.
Bizler savaşın sürmesini değil, savaşın ortaya çıkmasına neden olan eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasını istiyoruz.
Bizler iktidarın ihtiyaçlarına göre sınırları çizilmiş bir “barış” yerine; emekçilerin, ezilenlerin ve halkların kendi iradeleriyle kuracağı onurlu ve kalıcı bir barış istiyoruz.
Bunun yolu bugün de açıktır:
Şovenizme karşı enternasyonalizmi, faşizme karşı örgütlü mücadeleyi, halklar arasındaki eşitliği ve işçi sınıfının bağımsız siyasal mücadelesini büyütmek.
Barış, egemenlerin çerçevesine sığmaz.
Halkların eşitliği ve kardeşliği için mücadeleyi büyütelim!
Türkiye Sosyalist Partisi
