Türkiye’de ulusal sorun, ezilenler ve ötekiler meselesi çok katmanlı, çok uluslu, çok inançlı ya da mezhepli problemlere içkin olmakla birlikte Kürt sorunu başlığı Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde belirleyici ve sürekli bir problem olmakla birlikte önemli bir noktada durmaktadır. Nitekim Kürt siyasetinin Türkiye sosyalist soluyla geliştirmiş olduğu ilişkiler ve özellikle 70’lerin sonundan itibaren geliştirilen mücadele biçimleriyle birlikte ulusal sorun, üzerine özellikle değerlendirme getirilmesi gereken bir gerçektir. Ayrıca komünist hareket için ulusal sorun, sırtımızı çevirebileceğimiz değil üzerine değerlendirme yapmaktan da öteye enternasyonal görevleri de içermesi bakımından bir mücadele ödevidir.
Dolayısıyla devrimci hareket için esas olan sadece bir analiz ya da belirleme yapmak değil, enternasyonal görevler bağlamında hamlelerini geliştirebilme kabiliyeti yaratmaktır. Bu hamleler kaçınılmaz olarak anti-faşist, ırkçılık ve şovenizm düşmanı bir mücadeleyi içermektedir. Bu bağlamda ulusal soruna yaklaşım, devrimci ödevleri belirlemek bakımından önem arz etmektedir. Metinde izlenecek aşamalar da bu ihtiyacı nasıl karşılayabileceğimize dair bir çerçeve oluşturmayı hedeflemektedir.
1) ULUSAL SORUN NEDEN DEVRİMCİLERİN TARTIŞMASI OLMALIDIR?
Her şeyden önce ve öncelikle ifade edilmesi gereken husus, ulusal sorunun bizzat Marksistlerin – komünistlerin belirleyici gündemlerinden olması gerektiğine ilişkindir. Her ne kadar soldan görünerek tekçi, şoven ve milliyetçi eğilimleriyle bu siyasal gerçeği bertaraf etmek isteseler de ulusal sorun, kapitalizmin ve kapitalist devlet biçimlerinin – iktisadi/siyasi/sosyal ve kültürel düzenin bütünleşik olarak ürettiği bir çelişkiler bütünüdür. Dolayısıyla diyalektik ve tarihsel materyalist metot konusu yapılacağı oranda bu konu sadece bir azınlık/kimlik meselesi olarak değerlendirilemeyecektir.
Kürt ulusal sorunu, Türkiye tarihsel özgüllüğünde bu meselenin görünürlük kazandığı bir çelişki düzlemidir. Tekçi ulus – devlet inşasından içsel sömürgeleştirme pratiklerine, zorunlu göçten mülksüzleştirme ve güvenlikçi militarist rejim pratiklerine; nihayetinde de neoliberal birikim rejiminin yıkım pratiklerine değin düzenin baskıları burada üst üste binmiştir.
İlkesel düzeyde ve düzlemde ulusların kendi kaderini tayin hakkı, şovenizme ve her türden milliyetçi – gerici eğilime karşı demokratik bir asgari ilke olarak savunulmaktadır. Çokça yanlış anlaşıldığı ve tarif edildiği üzere bu ilke salt bir ayrılık ya da ayrılma propagandası anlamına gelmeyip; komünistlerin, ayrılma hakkı dahil siyasal statüye özgürce karar verebilme hakkının muhatap ulusa koşulsuz tanınmasını talep edeceğini içermektedir.
İşçilerin, ezilenlerin ve emekçilerin birliği tabandan tavana değin gönüllü birlik ilkesi üzerine inşa edilmek zorundadır. Bu yüzden ulusların kendi kaderini tayin hakkının savunulması, muhatap olan özneden bağımsız olarak bir ilkesel savunu gerektirmektedir. Bu ilkenin Filistin’de ve Kürt coğrafyasında; İran’da ve Suriye’de niteliksel belirlemeler yanında özünde bir farklılık bulunmamaktadır. Güncel siyasal duruma dair analizler, asgari olarak bu talebin içeriğinde neyi müdafaa ettiğimiz ve ne şekilde taleplerde bulunduğumuz belirleyebilir. Ancak asgari talepler düzlemi olarak ulusal sorunda ilkemiz, ulusların kendi kaderini tayin hakkını ve içerdiği talepleri ilkesel – pratik bağlamda koşulsuz savunmaktır.
Ezilen ve sömürülen ulusların haklarının kolektif savunusu, işçi sınıfının ve ezilenlerin enternasyonal birliğinin ön koşulu olarak değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmeyi içermeyen her eğilim, egemen ulusun şovenizmini sözde sosyalist maske ile yeniden üretmeye yarayacaktır. Bu durum bizi Türkiye bağlamında iki önemli sonuca götürmektedir:
1) Kürt ulusunun varoluş hak ve talepleri (anadilde eğitim, Anayasal tanınma, demokratik yerinden yönetim ve yetkilerinin büyütülmesi, kültürel kurumların özgürlüğü ve yerel kaynaklar üzerinde tasarruf gibi) koşulsuz şekilde meşrudur.
2) Bu taleplerin, ezilenler bloku perspektifiyle anı stratejik cümlede kavranması tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü ulusal baskı ve sömürü ilişkileri, sadece kültürel ya da siyasal değil aynı zamanda neoliberal sermaye birikim rejiminin de ürettiği bir süreklileşmiş sınıfsal saldırı mekanizmasıdır.
Bu bakımdan bugün Kürt hareketinin siyasal temsiliyetinin neyi savunduğu, savunduklarının UKKTH ilkesinin ne kadar ilerisinde, ortasında ya da gerisinde kaldığının tek başına bir önemi yoktur. Nitekim devrimci bir hareketin esas görevi bir ulusun yerine geçerek onun taleplerinin neler olması gerektiğini onlara dayatmak değildir. Enternasyonalist görev, bugün için ulusal mücadelelerde eleştirel dayanışma ilkesini yaşatmayı gerekli kılar: Bu ilke bağlamında ilerletici öğe, ilke ve talepler güçlendirilirken geriye çekme niteliği olduğu görülen eğilimlere karşı soldan programatik itiraz geliştirmek, devrimci karşı çıkış için demokratik – devrimci yönelimi tahkim edecektir.
Son olarak, devrimci enternasyonalizm görevleri, bu tutumun yalnız “duygudaş” eklentisi olmak anlamına gelmemektedir. Temel olarak enternasyonal görev ve eğilimler, bu yaklaşımın stratejik mantığıdır. Ortadoğu’da emperyalist rekabet, güvenlik rejimleri ve dini-muhafazakâr ağlar (HÜDA-Par ve tarikat-cemaat yapıları dahil) emekçi sınıfları bölüp depolitize eder. Parti–hareket hibriti ile örülmüş kesintisiz devrimci hat; UKKTH’nin tanınmasını, demokratik özyönetimin kurucu meşruiyetini, emek-ekoloji- eksenli dönüşümü ve bölgesel dayanışmayı, enternasyonal mücadele birliğini tek süreç olarak örgütlediği ölçüde gerçeklik kazanır. Bu yüzden Kürt sorunu, bizim için tali değil; Türkiye’nin demokratik kopuşu ve sosyalist yeniden kuruluşunun zorunlu ve belirleyici halkalarındandır. Ezilen ulusların mücadelesi ise komünistlerin sırt çevirmesinin geçmişten bugüne neden mümkün olmadığının ispatlandığı bir mücadele alanıdır.
Bununla birlikte, Kürt hareketinin -PKK’nin tarihsel çizgisi ve güncel temsil biçimleri dâhil- ideolojik ve politik yönelimlerinde eleştiriyi gerektiren çeşitli boyutlar bulunduğu da yadsınamayacaktır. Zaman zaman dar ulusalcı tonlar, yer yer geleneksel-muhafazakâr unsurlar ya da merkeziyetçi siyasal pratikler, sosyalizmin çeşitli tezahürlerinin tartışmaya açılış biçimleri bu hareketin programında ve örgütsel formasyonlarında gözlemlenebilir. Ne var ki, bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı, bu tür ideolojik tercihlerden türeyen bir hak değildir; bu hak, sömürülen ve ezilen bir ulusun kolektif varoluşunun maddi gerçekliğinden doğar ve Marksist açıdan koşulsuz savunulması gereken demokratik bir ilkedir. Dolayısıyla devrimci enternasyonalizm, Kürt halkının haklı taleplerini, PKK’nin ya da genel olarak Kürt hareketinin ideolojik tercihleri üzerinden koşullandıramaz; tersine, bu hakların savunusunu, eleştirel dayanışma ve programatik müdahale zemininden yürüterek ilerletici öğeleri güçlendirme, geriye çekici eğilimlere karşı soldan itiraz geliştirme görevini üstlenir. Bu tutum, hem ulusal hareketin devrimci-demokratik hatlarını destekler hem de onun içindeki sınırlılıkları aşmaya yönelen gerçek bir enternasyonalist pratiğin gereğidir.
Ek olarak Kürt hareketinin, özellikle bölgesel güç dengeleri ve küresel emperyalist rekabet koşullarında kimi zaman taktiksel ittifaklara yönelmesi devrimci çevrelerden haklı eleştiriler almaktadır. Bu durum, emperyalizmin bölgeyi kuşatan çok katmanlı müdahale biçimlerinin ve uzun erimli yalnızlaştırma politikalarının yarattığı bir zeminde şekillenmiştir. Fakat sorunu sadece dışta aramak kolaycı bir yöntemden ibaret kaçacaktır. Nitekim enternasyonal devrimci dayanışmanın zayıflığı da bu zorunlu manevraları sınırlı ve geçici bir “çıkış” olarak gündeme getiren temel etkenlerden biridir. Devrimci hareketin bölgesel ölçekte yeterli bir birleşik hat kuramaması, yalnızca Kürt hareketinin değil, biz devrimcilerin tarihsel eksikliğimizin de sonucudur. Bu nedenle, ulusal hareketin emperyalist güçlerle taktiksel temaslarını salt dışsal bir “suç” gibi görmek, gerçek çözümü ıskalamak olur. Devrimci enternasyonalizmin görevi, bir yandan bu ilişkilerin sömürgeci yeniden bağımlılık yaratma potansiyeline karşı keskin eleştirisini yapmak; diğer yandan da halkların birbirine dayanan bağımsız devrimci dayanışma zeminini örerek ulusal hareketleri emperyalizmin manevra alanına sıkışmaktan kurtarmaktır. Bu ikili tutum—eleştirel mücadele ve aktif dayanışma—kesintisiz devrimci stratejinin uluslararası boyutunun vazgeçilmez parçasıdır.
Sonuç olarak, Kürt ulusunun varoluş mücadelesi; Türkiye’de kapitalist devlet biçiminin, neoliberal birikim stratejilerinin ve emperyalist müdahalelerin bütünleştiği yapısal çelişkinin önemli uğraklarından birisinde yer almaktadır. Daha önce sıklıkla vurguladığımız çift katmanlı suni dengenin çok katmanlı yapısıyla ve kırılgan bütünlüğüyle ilişkili olan bu sorun ve mücadele, yalnızca Kürt halkının kimlik ve kültürel haklarının savunusuyla sınırlı değil; sınıf, ekoloji ve kadın özgürlüğü eksenlerinde birleşen geniş bir toplumsal kurtuluş dinamiğinin kurucu halkalarındandır. Bu nedenle devrimci bir hareket için, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz savunmak ve onun ilerletici öğelerini güçlendirecek bir eleştirel dayanışma hattı örmek tarihsel bir zorunluluktur. Ezilenler bloku kavramsallaştırması tam da bu zorunluluğun teorik ifadesidir: emekçi sınıfların, ezilen ulusların, kadınların ve doğa savunusunun – tüm ezilenlerin ve ötekilerin – işçi sınıfının tarihsel öncülüğünde ortak devrimci eylem birliği. Bu blok, yalnızca mevcut düzenin şoven ve neoliberal tahakkümünü parçalamanın değil, kesintisiz devrimci sürecin toplumsal-siyasal omurgasını kurmanın da vazgeçilmez aracıdır. Kürt halkının mücadelesiyle kurulacak tarihsel ittifak, Türkiye’de demokrasi ve devrim mücadelesinin iç içeliğindeki kopuş ve devrimci karşı çıkış için yeniden kuruluşun asli zeminlerinden biridir; bu zemin olmaksızın ne gerçek bir enternasyonalizm ne de kalıcı bir toplumsal özgürleşme ufku mümkün olabilir.
Bütün bu çerçeve, kendisini Marksist ya da komünist olarak tarif ederek ulusal sorunu sınıf mücadelesinin “ikincil” bir türevi ya da üvey evladı gibi görerek küçümseyen eğilimlere de açık bir yanıttır. Bu tür yaklaşımlar, sözde enternasyonalizmi savunuyor görünseler bile gerçekte egemen ulus şovenizmini sol maskeyle yeniden üretmektedir. Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkını proletaryanın enternasyonal birliğinin önkoşulu saymasının nedeni tam da budur: Eşit ve gönüllü birlik, ezilen ulusların koşulsuz özgürlüğü tanınmadan kurulamayacaktır. Dolayısıyla Kürt ulusunun kendi siyasal statüsünü özgürce belirleme hakkını savunmayı “bölücülük” veya “kimlikçilik” olarak yaftalamak, Marksist değil; ancak resmî devlet ideolojisinin sol biçimde yeniden üretimi olarak adlandırılabilecektir.
Marksist gelenek, ulusal sorunu sınıf mücadelesine tabi kılmayı değil sınıf mücadelesiyle diyalektik bir birlik içinde kavramayı temel alır. Bu bakımdan, “önce sınıf birliği, sonra ulusal haklar” diyenler tarihsel materyalizmi ters yüz etmektedir: Ezilen ulusun eşitlik ve özgürlük taleplerinin tanınmadığı koşullarda, işçi sınıfının gerçek birliği olanaksızdır. Kaldı ki Türkiye örneğinde Kürt ulusal sorunu, yalnızca kültürel hakların değil; mülksüzleştirme, zorunlu göç, ucuz işgücü rezervleri ve ekolojik yıkım üzerinden de bizzat sermaye birikiminin stratejik bir boyutunu ifade etmektedir. Dolayısıyla ulusal sorunu tali görmek, sınıf mücadelesinin gerçek toplumsal-ekonomik dinamiklerinide gözden kaçırmak anlamına gelir.
Bu nedenle, “önce sosyalizm sonra ulusal haklar” diyen her yaklaşım hem tarihsel hem teorik olarak iflas etmiş bir indirgemeciliğe dayanmaktadır. Devrimci enternasyonalizm, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz savunmaksızın yalnızca bir retorik olacaktır. Lenin’in uyarısı hâlâ günceldir: Ezilen ulusların özgürlük mücadelesine kayıtsız kalan bir işçi hareketi, eninde sonunda kendi egemen ulusunun ideolojisine teslim olur. Bizim çizgimiz ise tam tersine, ulusal özgürlük talebini proletaryanın ve tüm ezilenlerin birleşik mücadelesinin kurucu öznelerinden birisi haline getirmek yönündedir.
A) Kürt Sorununun Tarihsel Gelişim Seyrindeki Öz [1]
Bu başlıkta tarihin konusunu merkeze alacak bir tekrara düşmek niyetinde olmadığımız gibi çalışmanın kapsamını aşacak bir iddiayı üstlenmemekteyiz. O sebeple diyalektik metot ile ulusal sorunun, ulus-devlet paradigması ve tekçi tutumun öz itibariyle ulusal sorun varlığında nereye oturduğunu; tarihsel zemindeki ortak özün ne olduğunu işaret etmeye çalışacağız.
Geç Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de çarpık kapitalizmin inşası, gelişim seyri ve günün sonunda neoliberal kapitalizmin Türkiye’deki yansımaları ulusal sorunla önemli nitelikte bağlara sahiptir. Nitekim Türkiye’de Kürt sorunu, kapitalizmin çarpık gelişimine eşlik eden Osmanlı çözülüşü; bu çözülüşe de paralel ilerleyen ulus-devlet projeleriyle iç içedir. Bu proje ve kurucu ideolojik zemini, büyük oranda başta Kürtler olmak üzere ezilen-ötekileştirilen uluslara karşı varlık tanımaktan ziyade onu imha ve inkâr ekseninde yeniden biçimlendirmeyi amaçlamıştır. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bu politika kurumsallaşmış ve resmi ideolojinin inşa süreciyle birlikte: Tek millet–tek dil–tek inanç üzerine inşa edilen yeni devlet, Kürt halkının dilsel, kültürel ve siyasal haklarını yok sayarak asimilasyonu ve zorla entegrasyonu temel strateji haline getirmiştir.
Bu süreç, sadece bir etnik hak ya da talepler meselesi değil; sınıfsal, iktisadi, kültürel, inançsal, etnik ve mekânsal boyutları olan bir tarihsel karşılaşmadır. 1925 Şeyh Said isyanından Zilan, Ağrı ve Dersim’e uzanan büyük isyan dalgaları, Kürtlerin varoluş hakkını savunma iradesinin farklı ideolojik zeminlere dayanmakla birlikte erken örnekleriydi. Fakat her bir başkaldırı, merkezi devletin zor aygıtlarıyla ezilmiş olup bölge insani ve ekonomik düzlemde adeta cezalandırılmış, feodal ilişkiler yeniden düzenlenerek Kürt coğrafyası uzun süre olağanüstü hâl rejimi altında tutulmuştur.
Cumhuriyet’in kurucu kodları ve bunun çatısında yer alan “tekçi” paradigma, sadece etnik, inançsal, kültürel ya da dilsel hakları değil, ekonomik gelişme ve sınıfsal dönüşüm olanaklarını da boğmuştur. Özellikle bölgedeki baskın köylülük eğilimi ve nihayetinde tarımsal yapının da kapitalistleşme seyri, devlet gözetiminde büyük toprak sahiplerinin lehine derinleşmiş; yoksul köylülük, göç ve işsizlik sarmalına itilmiştir. Bu da ulusal sorunun Türkiye sahasının tamamında daha da hissedilir ve kompleks bir biçim almasına sebep olmuştur. Özellikle 1950’lerden itibaren hızlanan zorunlu iç göç, hem büyük kentlerde yedek işgücü havuzunu genişletti hem de Kürt halkını toplumsal ilişkilerden kopararak proleterleşmenin özgün bir biçimini yarattı. Özellikle egemenlerin ırkçı ve şoven eğilimler üzerinden sınıfı ve ezilenleri parçalamasına dair proje, bu topyekûn faaliyetle birlikte büyük kentlerde elverişli bir proje olarak iktidarlar tarafından kullanılır hale gelmiştir.
Ancak özellikle 1970’lerden itibaren yükselen sosyalist hareket ve Kürt gençliğinin devrimci arayışları, ulusal özgürlük mücadelesini yeni bir evreye taşımıştır. 12 Mart süreci, akabinde 12 Eylül’e uzanan süreçte yükselen devrimci dalga ile birlikte 1980 AFC’si hem Türkiye genelindeki sınıf hareketini hem de Kürt ulusal mücadele hattını tasfiye etmeyi amaçlamıştır. Fakat bu baskı aynı zamanda ulusal sorunda ciddi bir mücadele zemininin ve şiddet olgusunun da var oluşuna eşlik eden kitlesel mücadele biçimlerinin gelişmesine zemin hazırladı. Marksist – Leninist argümantasyon üzerinden şekillenen Kürt hareketi, SSCB’nin çözülüşü ve özellikle reel sosyalizmin çöküşü olarak tarif ettikleri süreçlerden itibaren -1990’larla birlikte -sadece ulusal hak talebi değil demokratik konfederalizm ve öz yönetim gibi arayışlarıyla bölgesel ve enternasyonal bir boyut kazanmıştır.
Nihayetinde genel çerçevede bu sorun, basit bir “etnik azınlık” meselesi değil; kapitalist devlet biçimi, emperyalizmin içsel-dışsal olgularıyla birlikte müdahaleler ve neoliberal sermaye birikimiyle örülü, çok katmanlı bir sınıf mücadelesi alanına da tekabül etmektedir. Ancak bugün şoven ve ırkçı eğilimleri sol adı altında meşrulaştırmaya çalışan çeşitli hareketler gibi ulusal sorunu sınıfsal başlığa sıkıştırmak gibi bir hataya düşmeyeceğiz. Nitekim meselenin sınıfsal zeminleri, ulusal zeminlerini değersizleştirecek bir noktada değerlendirilemeyeceği gibi bu tutum enternasyonalist olarak adlandırılamaz.
Kürt coğrafyasında uzun yıllardır hâkim olan şiddet sarmalı, maden ve enerji projeleri, zorunlu göç ve kent yıkımları yalnızca bir “güvenlik” siyaseti değil, sermaye birikim rejiminin sürekliliğini garanti altına alan stratejik hamleler olarak da değerlendirilmelidir. Tekçi ulus-devlet paradigması, kuruluşundan bugüne kadar Kürt ulusunu dilsel, kültürel ve siyasal haklarından yoksun bırakarak bölgesel varlığını ilerletmişse de her baskı dalgası, ulusal özgürlük talebinin ve siyasal özneleşmenin derinleşmesinden başka bir sonuç doğurmamıştır. Bu nedenle tek millet–tek dil–tek inanç üzerine kurulu tekçi çerçeve hem demokratik meşruiyetini hem de pratik yönetilebilirliğini yitirmiş, kriz üreten bir biçime dönüşmüştür.
Diğer yandan Kürt illerinin yeraltı ve yer üstü kaynaklarıyla birlikte kentleri, neoliberal kapitalizmin yağma ve sömürü politikalarının odağı haline gelmiştir. Enerji ve madencilik projeleri, barajlar, maden ocakları ve kentsel dönüşüm operasyonları, askeri güvenlik konseptleriyle el ele yürüyor; zorunlu göçler, köy boşaltmaları ve demografik mühendislik hem halkın iradesini kırmayı hem de yeni rant ve kâr alanları açmayı hedefliyor. Böylece ulusal baskı, salt kültürel veya hukuki bir inkâr değil, toprağın ve emeğin metalaştırılması üzerinden işleyen doğrudan sınıfsal bir gasp biçimini kazanmıştır. Bu tabloyu Türkiye coğrafyasının çerçevesiyle sınırlı görmek de artık mümkün değildir. Ortadoğu’nun emperyalist paylaşım savaşları ve enerji-jeopolitik rekabetleri, Kürt halkının mücadelesini bölgesel bir düğüm noktasına taşımış; Rojava’dan Mahabad’a uzanan deneyimler, demokratik konfederalizm arayışları ve kadın özgürlük hareketleri, enternasyonal devrimci dayanışmanın aciliyetini her zamankinden daha yakıcı kılmıştır. Dolayısıyla Kürt sorunu, tekçi ulus-devletin çözülüşü ile neoliberal sermaye birikiminin bölgesel stratejilerinin ve emperyalist müdahalelerin kesiştiği bu tarihsel anda, yalnızca bir kimlik tanıma meselesi değil, devrimci enternasyonalizmin merkezi bir görevi ve kesintisiz bir devrim hattının zorunlu halkası olarak yeni bir eşiğe dayanmıştır.
B) Ulusal Haklar ve Var Oluş Mücadelesi
Kürt sorununun tarihsel gelişimindeki öne çıkan temel gerçeklerden biri, hak ve varoluş kavramlarının yalnızca hukuki ya da kültürel başlıklara indirgenemeyecek kadar derin ve çok boyutlu oluşudur. Bugün Kürt ulusunun kendi dilini, kültürünü, inancını ve siyasal iradesini özgürce yaşatabilmesi; toprağı, suyu ve kenti üzerinde kolektif tasarruf hakkı geliştirebilmesi, basit bir “haklar demeti” olarak değil, bir kolektif varoluş siyaseti olarak anlaşılmalıdır. Ulus-devletin tekçi yapısı, bu varoluşu bastırmakla kalmamış; onu her defasında sermaye birikiminin ve militarist güvenlik siyasetinin nesnesine dönüştürmüştür. Bu nedenle, anadilde eğitimden kültürel kurumların özgürleşmesine, yerel meclislerden yerel yönetimlerin güçlendirilmesine kadar uzanan talepler, sadece kültürel hakların korunması değil, aynı zamanda emekçi sınıfların toplumsal kurtuluşu için stratejik mevziler anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla bizler için Kürt ulusunun varoluş mücadelesinin savunulması sadece kimlik temelli talepler toplamı olarak değil toplumsal yeniden üretimin, iktisadi zorunlulukların, kültürel belleği ve haliyle siyasal özneliğin birlikte savunulmasıdır. Anadilde eğitim talebi, kültürel kurumların özgürlüğü, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi talepler, sahada halkın yaşam koşullarını doğrudan etkileyen dönüşümlerdir. Bunlar, sadece sembolik kazanımlar olmaktan çıkıp, bölge halklarının, emekçilerinin ve ezilenlerin ekonomik ve toplumsal güçlenmesinin ön şartlarına dönüşmektedir. Bu çerçevede birkaç başlığın net şekilde izahı gerekmektedir:
1) Hakların Siyasallaşması Üzerine: Anadilde eğitim, demokratik – kültürel özerklik ya da daha geniş bir başlık altında değerlendirilebilecek yerinden yönetim ilkesinin güçlendirilmesi talepleri sadece hukuki düzenlemelerle sınırlanamayacaktır. Nitekim bu düzenlemeleri aşan bir şekilde taleplerin politik özü de ağır basmaktadır. Çünkü bu talepler, yalnızca bireysel hakların tanınmasını değil, karar süreçlerinin demokratikleşmesini ve yerel ekonominin halkın denetimine açılmasını gerektirir. Yerel bütçelerin, altyapı yatırımlarının ve doğal kaynak kullanımının şeffaf ve katılımcı biçimde yönetilmesi; toplumun kendi kolektif geleceğini inşa etmesi açısından vazgeçilmezdir. Eğitim ne kadar yerel ve anadil merkezli olursa, kolektif hafıza o kadar güçlü biçimde yeniden inşa edilir; böylece toplumsal barış da somut bir zemine kavuşur. Özetle ulusal haklar sadece yasal güvenceyle sınırlandırılamayacak olup ulusların kendi kaderini tayin hakkı başta olmak üzere demokratik yerinden yönetim biçimlerinin tartışılmasını ve kabulünü gerektirmektedir.
Nihayetinde temel amaç hakların sistem sınırları içinde pasif korumaya değil kurucu ve dönüştürücü bir siyasal iktidar pratiği haline gelmesinin amaçlanmasıdır.
2) Sınıf Dinamiği ve Toplumsal Kurtuluşun Hukuku: Ulusal var oluş ve hak mücadelesi, aynı zamanda emek – sermaye çelişkisini derinleştiren neoliberal kapitalist sömürüyle de kaçınılmaz olarak bağlantılıdır. Dolayısıyla ulusal var oluş mücadelesinde enternasyonal rol, kaçınılmaz şekilde sömürüye karşı ezilenler blokunun birleşik mücadelesini de içerecek sınıf eksenli bir perspektifle birleştirilmelidir. Nitekim zorunlu göç, ucuz işgücü havzalar, bölgesel yatırım ve işsizlik gibi gerçekler tek başına etnik baskının değil iç içe geçmiş krizler olarak neoliberal birikim rejiminin de ürünüdürler.
Bu bakımdan Kürt ulusunun varoluş mücadelesi kaçınılmaz olarak Türkiye ezilenlerinin sermayeye karşı yürüttüğü mücadeleyle ayrılmaz bağlara sahiptir. Bu bağın örgütlü mücadele düzleminde birleşik biçimde kurulması, ezilenler bloku söyleminin fiili birliklerinden bir boyutun somut ifadesidir.
3) Mülksüzleştirme Karşıtı Strateji: Başta Kürtler olmak üzere bölge halkları, bölgedeki büyük ölçekli maden, enerji, kentsel dönüşüm projeleri gibi halkların rızasına dayanmayan; zora dayalı pratiklerle yaşam sahalarına dayatılmaktadır. Bu projeler sadece ekonomik ranta dayalı bir hukuk yaratmayıp toplumsal dokuyu çözmekte; zorunlu göçertme ve yoksulluğu derinleştirme pratikleri de doğurur. Dolayısıyla ulusal haklar mücadelesi sadece bir kültürel tanınma hukukunu değil aynı zamanda ekonomik-demokratik devrimcimücadeleye de yönelmelidir. Kamusal şeffaflık, ön onay ve çevre-etki denetimi bu mücadelenin temel ilkelerinden olmalıdır. Toplamda da halkın yerelden kolektif karar alma mekanizmalarının güçlendirilmesi de bu yağmacı politikaların frenlenmesine vesile olacaktır.
Aynı zamanda kapitalist eko kırım ve yıkıma karşı yerel meclisleşme ve ekolojik mücadele, doğanın metalaşmasına karşı mücadeleyi içereceği gibi zora karşı toplumsal öz örgütlenmenin de önemli bir biçimini teşkil etmektedir. Dolayısıyla mülksüzleştirmeye karşı ekolojik, toplumsal alan savunusu devrimci-demokratik siyasal hamlelerin asli parçalarındandır.
4) Kadın Özgürlüğü ve Sosyalist Dönüşüm: Kürt hareketinin gelişimiyle birlikte feodal unsurların geriletilmesi ve tasfiyesine dönük süreç büyük bir atılım gerçekleşmiştir. Bunun kaçınılmaz bir boyutu da Kürt hareketinde baskın bir ideolojik çizgi olarak görülen kadın özgürlükçü ve eşit temsili odağa alan siyasal stratejik birikimdir. Bu bakımdan yeni bir toplumsal üretim ve yaşam modelinin yaratılmasındaki bu nüveler, kesintisiz devrimci hatla birleşik mücadele zemininde feminist devrimci bir program için de kurucu bir eksendir.
5) Feodalizm ve Gericiliğe Karşı Devrimci – Demokratik Karşı Çıkış İmkanları: Kürt coğrafyasında uzun yıllardır etkin olan HÜDA-Par – Hizbullah ve genel olarak tarikat–cemaat ağları, yalnızca dini birer oluşum değil, aynı zamanda devlet destekli sermaye birikimi ve güvenlik stratejilerinin toplumsal aygıtlarıdır. Yoksulluk, işsizlik ve göçle kuşatılmış emekçi Kürt gençliği başta olmak üzere halkların üzerinde ideolojik ve ekonomik hegemonya kurarak, demokratik talepleri soğurmayı ve halkın siyasal öznesini zayıflatmayı hedeflemektedirler. Bu ağlar, merkezî iktidarın Kürt halkı üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmek için kimi zaman sosyal yardım, kimi zaman dini eğitim, kimi zaman da yarı-paramiliter yöntemleri birlikte kullanmaktadır. Bu nedenle, demokratik ve laik bir toplumsal alanın savunulması yalnızca kültürel bir hak mücadelesi değil, doğrudan devrimci bir görevdir.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) ana çizgisi klasik bir ML çizgi olmasa da kendisini sosyalizm iddiasında konumlandıran bir çizgide ısrar etmektedir. Tarihsel olarak laik, eşitlikçi ve halkçı bir perspektifi savunduklarını beyan etmektedirler. Bununla birlikte, hareketin ulusal bir hareket olduğu unutulamayacağından, geniş toplumsal tabanı ve farklı bölgesel koşullar nedeniyle zaman zaman dinsel referanslara yaslanan, yer yer muhafazakâr veya patriyarkal eğilimler barındıran kesimler de bulunabilmektedir. Bu çeşitlilik, hareketin bir “ulus-içi” oluşum olmasıyla ilgilidir; ancak bu unsurlar hareketin bütünsel karakterini belirlememektedir. KÖH’ün ideolojik çekirdeği, demokratik özyönetim, kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam ve anti-kapitalist yönelim gibi devrimci demokratik program ilkeleri etrafında şekillenmiş olup ulusal demokratik hak mücadelesiyle sosyalist dönüşüm perspektifini kendi ideolojik yaklaşımlarına göre şekillendirmiştir. Bu bakımdan temel değerlere dönük uzlaşma yanı sıra uzlaşılamayan yönlere dair yapıcı ilerletici aktif eleştiri süreçleri temel eğilimimizi inşa edecektir.
Bu nedenle, İslami, milliyetçi – faşizan ulusal eğilimler yahut HÜDA-Par ve benzeri tarikat-cemaat ağlarına karşı soldan doğru gelişecek stratejik bir ittifakın yalnızca Kürt halkının haklarını savunmak için değil, aynı zamanda bölgesel gericiliğe ve neoliberal güvenlik rejimine karşı ortak bir toplumsal savunma hattı inşa etmek için de kritik önemi vardır. Bu ittifak, yerel meclislerin ve demokratik yerinden yönetim organlarının güçlendirilmesini, halkın kendi kaynakları ve gündelik yaşamı üzerinde gerçek söz ve karar hakkı kazanmasını; cemaat ağlarının hegemonya kurduğu alanlarda kamusal, laik ve kolektif alternatiflerin yaratılmasını içerir.
Bu strateji, yalnızca HÜDA-Par ve tarikat-cemaat ağlarının gerici etkisini sınırlamakla kalmaz; Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendi içindeki dağınıklığı ve geriye çekici eğilimleri de daha ileri bir demokratik ve sosyalist hatta yönlendirir. Çünkü devrimci-demokratik özyönetim programı, hem Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını somutlaştırır hem de bölgesel halkların anti-emperyalist, eşitlikçi ve ekolojik dayanışmasına güçlü bir zemin kazandırır. Bu nedenle, KÖH ile soldan kurulacak ortaklık, kesintisiz devrim stratejisinin anti-faşist, laik ve enternasyonalist halkası olarak tarihsel bir zorunluluktur. Soldan yaratılacak ağırlık, aynı zamanda bu bağlamda tarihsel bir misyona tekabül etmektedir.
Sonuç olarak, Kürt ulusunun varoluş mücadelesi, yalnızca tarihsel bir hak arayışının değil; Türkiye ve Ortadoğu’nun tamamını kuşatan sınıf çelişkilerinin, ekolojik yıkımın ve emperyalist müdahalenin düğüm noktasıdır. Anadilde eğitimden demokratik özyönetime, emek ve doğanın korunmasından kadın özgürlüğüne kadar uzanan tüm talepler; mevcut devlet biçiminin tekçi ve sermaye yanlısı yapısına karşı kurucu bir demokratik-sosyalist alternatifin omurgasını oluşturur. HÜDA-Par ve tarikat–cemaat ağlarının gerici kuşatmasına karşı KÖH ile soldan kurulacak stratejik ittifak; hem bu alternatifin toplumsal meşruiyetini büyütmenin hem de ulusal hareketin içindeki geri çekici eğilimleri aşarak devrimci-demokratik hattı güçlendirmenin zorunlu koşuludur. Dolayısıyla Kürt özgürlük mücadelesi, ezilenler blokunun birleşik mücadelesi ve kesintisiz hareket ve devrimci karşı çıkış stratejisinin anti-faşist, laik ve enternasyonalist halkası olarak, yalnızca Kürt coğrafyasının değil, Türkiye’nin bütününün ve bölgenin geleceğini belirleyecek kurucu bir siyasal görevdir.
C) Kürt Sorununda Enternasyonal Tutum ve Şovenizmle, Irkçılıkla, Faşizmle Mücadele
Kürt sorununun yalnızca Türkiye’nin iç dinamikleriyle açıklanamayacak çok boyutlu karakteri, enternasyonal bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Tarihsel olarak, 1916 Sykes–Picot Anlaşması ve ardından gelen Sevr-Lozan süreci, Ortadoğu coğrafyasını emperyalist çıkar hatları boyunca etnik ve mezhepsel sınırlarla bölerek bugünkü ulusal sorunların temelini atmıştır. Bu sürecin en ağır yüklerinden biri de Kürt ulusunun payına düşmüştür: dört ayrı ulus devletin sınırları içine sıkıştırılmış, parçalı ve daimi olarak “sorunlu” ilan edilmiştir. Dolayısıyla Kürt sorunu, yalnızca Cumhuriyet’in tekçi paradigmasının ürünü değil; aynı zamanda emperyalist paylaşımın yapısal mirasıdır. Bu tarihsel arka plan, günümüzde emperyalist güçlerin bölgeye yönelik her müdahalesinin, Kürt meselesini yeniden ve yeniden kendi jeopolitik hesaplarına eklemlemesinin de zeminini oluşturmaktadır.
Ortadoğu, emperyalist rekabetin ve enerji-jeopolitik paylaşım savaşlarının kilit coğrafyalarından biridir. ABD ve AB’nin bölgeye yönelik askeri, diplomatik ve ekonomik hamleleri; Rusya, İran ve bölgesel güçlerin rekabet politikaları; sermayenin yeni enerji ve ulaşım koridorları açma stratejileri; Kürt ulusal meselesini basit bir “etnik azınlık” sorunu olmaktan çıkarıp bölgesel ve küresel güç ilişkilerinin düğüm noktası haline getirmiştir. Bu nedenle Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik özgürlük mücadelesi, emperyalist müdahalelere karşı bağımsız bir halk iradesinin inşasıyla birlikte ele alınmak zorundadır.
1) Şovenizme Karşı Ezilenler Bloku ve Birleşik Mücadele: Kürt sorununun her kritik evresinde Türk şovenizmi ve ırkçı milliyetçilik damarı, iktidar bloklarının kitlesel rıza üretiminde başlıca araç olarak işlev görmüştür. Çift katmanlı suni dengenin iç ve dış boyutlarıyla beslenen bu eğilim; zorunlu göçler, “terör” söylemi, savaş bütçeleri ve güvenlik yasalarıyla yalnızca Kürt ulusuna değil, Türkiye işçi sınıfının bütününe yönelmiş sürekli bir siyasal disiplin ve neo-faşist baskı mekanizması yaratmıştır. Bu baskı mekanizması ve saldırı dalgası hem sınıfsal çelişkileri sermaye lehine düzenlemeye yönelen hem de toplumsal muhalefeti kriminalize eden bir neoliberal güvenlik rejiminin asli bileşeni olarak kurgulanmaktadır.
Bu nedenle şovenizme karşı mücadele salt insani bir kardeşlik çağrısına indirgenemeyecektir. Mesele sınıf eksenli ve ezilenler bloku tartışması içerisinde bir devrimci kopuş olarak ele alınmak ve örgütlenmek zorundadır. Türk ve Kürt emekçilerinin ortak çıkarlarını görünür kılmak; ırkçılığı, şovenizmi ve militarizmi besleyen ekonomik–siyasal altyapıyı politik hedeflemeye koymak anlamına gelir. Fabrikalarda, sendikalarda, mahalle meclislerinde ve işsizlerin, güvencesizlerin örgütlenme alanlarında inşa edilecek ortak mücadele zeminleri, şovenizmi besleyen maddi temeli kırmanın asli aracı olacaktır. Bu, yalnızca savunmacı bir dayanışma değil; ortak devrimci eylemin kurucu adımıdır.
Bununla birlikte, Kürt özgürlük mücadelesine yönelik şovenizmin kaynağı yalnızca sağ-milliyetçi ve faşist bloklarla sınırlı değildir. Kendini sol veya sosyalist olarak tanımlayan kimi unsurlar da “sınıf mücadelesinin birliğini koruma” veya “anti-emperyalist bağımsızlık” gibi kavramları perde olarak kullanarak, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli erteleyen, fiilen reddeden bir merkeziyetçi–inkârcı çizgide konumlanmaktadır. Bu tür yaklaşımlar, ulusal sorunu sınıf mücadelesine tabi kılma iddiasıyla, gerçekte egemen ulus şovenizminin sol maskesi işlevini görmektedir. Devrimci enternasyonalizm ise tam tersine, sınıf mücadelesi ile ulusal özgürlük mücadelesini birbirinin bağlantılı özneleri olarak ele alır; ulusların eşit ve gönüllü birliği ilkesini bile savunacaksa, bunu sosyalist programın kurucu temeli olarak şovenizm ve faşizmle mücadele ederken yapar. Yani bugün kimi sol maskeli odakların durduğu nokta, ezilen ulus mücadelesine temas etmeyen bir zeminden hikâye okumaktan ibarettir. Elini taşın altına koymayan ve egemen ulus milliyetçiliğiyle mücadele etmeyen hiçbir öznenin enternasyonalizm savunusu yapmaya ehliyeti yoktur. Filistin davası ile Kürtlerin davası arasına çizgi çekebilen bir ulusal sorun değerlendirme eğilimi, bu eğilim sahiplerinin oportünizm batağına saplanmış şoven unsurlar olduğundan fazlasını göstermeyecektir.
Dolayısıyla maalesef ismen de olsa soldan yükselen bu şoven eğilimler, yalnızca Kürt halkının özgürlük mücadelesini zayıflatmakla kalmaz; Türkiye işçi sınıfının gerçek bir enternasyonal birliğini de milliyetçi eğilimleri besleyerek imkânsız kılar. Bunlara karşı geliştirilecek açık, ilkeli ve programatik eleştiri, devrimci dayanışmanın ve kesintisiz devrimci hattın asli görevlerinden biridir.
Sonuç olarak, şovenizme, ırkçılığa ve faşizme karşı mücadele, yalnızca bir ulusal dayanışma değil, Türkiye’de devrimci dönüşümün maddi önkoşuludur. Türk ve Kürt emekçilerinin, kadınların, gençlerin, lubunyaların ve tüm ezilenlerin-ötekilerin ortak örgütlenmeleri üzerinden inşa edilecek ezilenler bloku, faşizmin maddi zeminini ortadan kaldıracak ve halkların kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin kurucu meşruiyetini sağlayacaktır. Kürt halkının mücadelesi bu bloğun önemli bir bileşenidir; fakat kesintisiz hareket devrimci karşı çıkış hattımız, tek bir ulusal mücadeleye eklemlenmek değil, bu ve benzeri tüm ezilen mücadeleleriyle eleştirel dayanışma içinde, coğrafyanın bütün ezilenlerini kapsayan bağımsız sosyalist bir devrimci programı – ulusların kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz savunarak- kurmaktır.
2) Neo-Faşizme Karşı Birleşik ve Ortak Mücadele Mekanizmalarının İnşası: Bugünkü iktidar bloku –AKP-MHP eksenli neo-faşizm– Kürt sorununu sürekli bir “iç düşman” kodu üzerinden kurgulayarak siyasal iktidarını yeniden üretmektedir. Devletin resmî ideolojisiyle birleşen bu kodlama, yalnızca Kürt illerinde değil; bütün Türkiye’de süreklileşmiş OHAL rejimi, savaş ekonomisi, devletin zor aygıtları uygulamalarıyla toplumsal muhalefeti bastırmanın başlıca meşruiyet kaynağı haline gelmiştir. Böylece Kürt özgürlük hareketine dönük her saldırı, yalnızca bölgesel bir bastırma değil; işçi sınıfının, kadınların, gençlerin ve bütün toplumsal muhalefetin – ezilenlerin de kazanımlarına karşı yöneltilmiş genel bir saldırıdır. Nitekim Kürt hareketi de kendisini talep olarak bugün için Türkiye demokratikleşmesi mücadelesinin içerisinde konumlandırdığını ifade etmektedir. Dolayısıyla bu konumlanmaya uygun şekilde demokrasi ve devrim mücadelelerinin iç içeliğinde anti-faşist birleşik mücadele zeminlerinde buluşmak tarihsel ittifak kadar stratejik ittifak zeminlerinin de güncel ve yakıcı olduğunu göstermektedir.
Neo-faşizm, şovenizm üzerinden halkı bölüp birbirine düşmanlaştırarak hem sermaye birikimini güvenceye almakta hem de siyasal alanı tekelleştirmektedir. Bu nedenle faşizme karşı mücadele, yalnızca bir demokrasi talebi değil, sınıfsal kurtuluşun asli koşulu olarak anti-faşist mücadeleyi de içermelidir. Türk ve Kürt işçilerinin ve tüm ezilenlerin birleşik eylemi, anti – faşizm/birleşik mücadeleyle ortaklaşa şekilde stratejik merkeze alınmak zorundadır. Böyle bir birleşik hat, ulusal baskıya karşı olduğu kadar; emeğin güvencesizleştirilmesine, sendikal hakların gaspına, barınma ve beslenme hakkının gasbedilmesine ve doğanın sermaye lehine yağmalanmasına karşı da yani halklara yönelen çok katmanlı saldırılara karşı da toplumsal bir savunma hattı örmek anlamına gelir.
Enternasyonal dayanışma boyutu da burada kritik önemdedir. Rojava’dan Mahabad’a, İstanbul’dan Berlin’e uzanan sınır-ötesi halklar ağı, bu mücadelenin ufkunu genişletmektedir. Bu ağ, yalnızca dayanışma mesajlarıyla değil; sendikal, ekolojik, feminist ve enternasyonal örgütlenmelerle somutlaştığında faşizmin uluslararası bağlantılarının karşısına dikilecek kurucu bir anti-faşist enternasyonalizmin zeminini yaratacaktır.
3) Kesintisiz Devrimci Hat ve Bölgesel Strateji: Kürt sorunu, Ortadoğu’nun daha geniş devrimci dinamikleriyle güncel bağını korudukça kesintisiz hareket ve devrimci karşı çıkış stratejisinin bölgesel bir halkasına dönüşme potansiyelini taşımaktadır. Ortadoğu’daki tablo, emperyalist paylaşım savaşlarının, enerji-jeopolitik rekabetlerin ve yerel otoriter rejimlerin – faşist iktidarların sürekli ürettiği krizlerle örülüdür. Bu krizlerin ortasında Rojava’daki demokratik konfederalizm deneyimi, Lübnan ve Filistin’deki direnişler, İran’daki kadın isyanları, Irak’ta ve Suriye’de ekmek ve özgürlük talepli ayaklanmalar; halkların kendi kaderini tayin ve sosyalist dönüşüm arayışlarının güncel ifadeleridir.
Türkiye devrimci hareketi bu dinamiklerle karşılıklı dayanışma ve ortak program geliştirdiği ölçüde, yalnızca bölgesel bir enternasyonal güç olma kapasitesini yükseltmez; aynı zamanda kendi içindeki ulusal sorunun çözümüne de yaklaşır. Çünkü ulusal sorun, yalnızca Türkiye’ye özgü bir mesele değil, bütün Ortadoğu’daki halkların ortak kaderine temas eden bölgesel bir çelişkidir. Bu nedenle “tek ülke sınırına” sıkışmayan bir strateji, siyasal hamlelerimizde belirleyici bir misyon üstlenmektedir.
Bu bağlamda, kesintisiz devrimci hat bir yandan Türkiye’deki anti faşist karşı koyuşun ve kopuşun örgütlenmesi, öte yandan bölgesel ölçekte halkların eşgüdümlü mücadele deneyimleriyle bağ kurması üzerinden güç kazanacaktır. Kesintisiz hareket ve devrimci karşı çıkış, böylece yalnızca teorik bir perspektif değil; bölgesel halklar mücadelelerinin siyasal belirleyiciliğinde de hayati rol oynayacak bir zemine gelecektir.
Kesintisiz devrimci strateji, bu anlamda sadece politik bir ittifaklar toplamı değil farklı halkların ve sınıfsal hareketlerin karşılıklı etkileşiminden doğan yeni bir toplumsal güç sentezi olarak kavranmalıdır. Bu sentez, tek tek ülkelerin sınırlarını aşarak, Ortadoğu’da emperyalizmin dayattığı yapay bölünmeleri ve Sykes–Picot mirasının yarattığı yapısal gerilimleri aşma kapasitesine sahiptir. Bölge halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve kolektif ekonomik-ekolojik hakları etrafında kurulacak böylesi bir ağ hem emperyalizmin hem de yerel otoriter-faşist iktidarların kriz yönetimi kabiliyetini boşa düşürecek stratejik bir olanak yaratacaktır.
Türkiye devrimci hareketi açısından bu yaklaşım, yalnızca dayanışma pratiği değil, kurucu bir devrimci zorunluluk anlamına gelmektedir. Zira Türkiye’nin içindeki ulusal sorun ve sınıf çelişkileri, bölgesel halk mücadelelerinden yalıtık ele alındığında kalıcı bir çözüm olanağına ulaşamayacaktır. Dolayısıyla kesintisiz devrimci hat, hem anti-faşist kopuşu derinleştirecek hem de Ortadoğu’nun devrimci dinamikleriyle eşgüdümlü biçimde ilerleyerek, yeni bir enternasyonal kurucu momentin siyasal ve maddi omurgasını oluşturacaktır.
4) Ezilenler Bloku ve Kurucu Meşruiyet: Son kertede ezilenler bloku kavramsallaştırması, kesintisiz hareket ve devrimci karşı çıkış stratejisinin çift katmanlı suni dengeye yönelen teorik ve pratik omurgasını oluşturur. Bu blok, emekçi sınıfların ve ezilen ulusların, kadınların, göçmenlerin ve doğa savunusunun işçi sınıfının tarihsel öncülüğünde kurduğu ortak devrimci eylem ve politik birliğidir. Böylesi bir birlik, hem şovenizmin ve faşizmin maddi zeminini ortadan kaldırma görevini yerine getirecek hem de halkların özgür ve gönüllü birliğinin kurucu meşruiyetini sağlayacaktır.
Bu çerçevede ezilenler bloku tek bir ulusal ya da tekil toplumsal meseleye indirgenemeyecektir. Kadın özgürlük mücadelesi, ekolojik direnişler, işçi sınıfının sendikal ve fiili mücadeleleri, kent yoksullarının barınma ve temel ihtiyaç hakları için yürüttüğü direnişler, göçmenlerin adalet ve eşit yurttaşlık arayışı; bu bloğun birbirini tamamlayan ve birbirini besleyen halklarının örneklerindendir. Bu mücadelelerin her biri, sermayenin çok katmanlı tahakküm biçimlerine – patriyarkal, ırkçı, ekolojik ve sınıfsal baskılara – karşı aynı anda yürütülen birleşik devrimci süreçlerin parçasıdır. Bu anlamıyla suni dengeye yönelen pratik hamlelerin de maddi zeminlerindendir.
Kürt ulusunun varoluş mücadelesi, bu zincirin merkezi ve stratejik bir halkasıdır; ancak tek halkası değildir. Onun güçlenmesi ve ezilenler bloku içinde örgütlü bir yer edinmesi; Türkiye’de devrimci ve demokratik kopuşun ve sosyalist mücadelenin asli koşuludur. Fakat blokun devrimci karakteri, hiçbir bileşenin mutlak öncülüğüyle değil, tüm ezilen kesimlerin karşılıklı kurucu ortaklığıyla oluşur. Bu nedenle blokun hedefi, herhangi bir ulusal ya da kimliksel eksene daralmak değil; sınıf temelli ve enternasyonalist bir toplumsal programı kurmak ve inşa etmektir.
Bu bağlamda, Kürt özgürlük mücadelesine dönük her gerçek enternasyonal destek yalnızca ahlaki bir dayanışma değil; ezilenler blokunun kurucu devrimci hamlesine doğrudan katkı anlamı taşımalıdır. Aynı şekilde kadınların patriyarkal düzene karşı isyanı, doğa savunucularının eko kırıma karşı mücadelesi, işçilerin ve yoksulların neoliberal tahakküme karşı direnişi de aynı kurucu çerçevenin vazgeçilmez parçalarıdır. Her mücadele, diğerini güçlendiren ve bütünleyen bir işlev görür; tekil değil, bütünsel bir devrimci kuvvet yaratır.
Kesintisiz devrimci hat, bu çoklu mücadele damarlarını ortak devrimci irade etrafında birleştirdiği ölçüde, gerçek toplumsal kurtuluşun yolunu açacaktır. Bu, yalnızca mevcut iktidar blokunun yenilmesi değil; yeni ve kurucu halk iktidarının toplumsal altyapısının inşası anlamına gelir. Ezilenler blokunun kurucu meşruiyeti; komite-koordinasyon ve komünlere kadar uzanan yeni halk egemenlik biçimlerinin çoğalmasıyla somutluk kazanacaktır.
Dolayısıyla ezilenler bloku, bir “ittifaklar toplamı” olmaktan çok yeni bir toplumun siyasal ve iktisadi omurgasını kuracak tarihsel devrimci güçtür. Bu güç, yalnızca Türkiye’de değil; Ortadoğu ve Akdeniz’in tamamında emperyalizmin ve yerel faşist rejimlerin dayattığı yapay sınırları aşan enternasyonal bir devrimci momentin temel dayanağını temsil etmektedir.
D) Devrimcilerin Tavrı ve Kesintisiz Hareket-Devrimci Karşı Çıkışta Ulusal Soruna Karşı Tutumumuz
Kesintisiz hareket ve devrimci karşı çıkış stratejisinin temel görevi; ulusal sorunu, sınıf mücadelesini ve bölgesel devrimci dinamikleri kesintisiz devrimci ve demokratik mücadelenin parçalarından birisi olarak görebilmektir. Bu yaklaşım, Kürt sorununun tek çözümü sosyalist iktidarın inşasıdır şeklindeki indirgemeci yaklaşımlar ya da tek kurtuluşun ulusal mücadelenin başarıya ulaşmasıyla bağlı gören yaklaşımlardan farklı bir noktada durmaktadır. Bu hat, ne salt bir ulusal hareket perspektifine sıkışır, ne de ulusal mücadeleleri sınıf mücadelesine tabi kılarak görmezden gelir. Türkiye’de devrimci kopuşu mümkün kılacak stratejik güç tam da bu üçüncü yolda, yani bağımsız sosyalist devrimci hatta yatmaktadır.
Bu çizgi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) taleplerini ve varoluş mücadelesini Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) ilkesi temelinde koşulsuz savunmayı, onun demokratik ve ilerletici öğelerini güçlendirmeyi esas alır. Ancak bu destek, eleştirel tarihsel ittifak biçiminde kurulacak olup; hareketin zaman zaman ortaya çıkan dar ulusalcı veya merkeziyetçi eğilimleri, programatik olarak sosyalist bir ufka taşınması gereken eleştiri ve tartışmanın konusudur. Böylece enternasyonalist dayanışma, yedeklenme değil; ortak devrimci programın karşılıklı güçlenmesi anlamına gelecektir.
Bu yaklaşım KÖH’ün taleplerinin UKKTH ilkesinin ötesine geçip geçmediğinden ya da ne kadar sosyalist olup olmadığından bağımsızdır. Önemli olan, bir ulusun kendi siyasal statüsünü belirleme hakkını koşulsuz savunmak ve bu hakka yaslanan ilerici momentleri devrimci birliğin yapı taşına dönüştürmektir. Dolayısıyla KÖH ile kurulacak eleştirel tarihsel ittifak, Türkiye’nin devrimci ve demokratik kopuşunu ve de halkın kendi iktidarı mücadelesini derinleştirecek, bölgesel devrimci dayanışmayı ve enternasyonalizmi kalıcılaştıracaktır.
Bu stratejik yöneliş, yalnızca ulusal sorunda değil; şovenizm, ırkçılık ve faşizme karşı topyekûn mücadelede de belirleyici bir rol oynayacaktır. Bugünkü neo-faşist iktidar blokunun Kürt meselesini sürekli bir “iç düşman” olarak kodlaması, toplumsal muhalefetin tamamını hedef alan bir disiplin ve bastırma mekanizması yaratmıştır. Bu nedenle, Türk ve Kürt emekçilerinin, kadınların, gençlerin, göçmenlerin, lubunyaların, ekolojistlerin ve tüm ezilenlerin ortak örgütlenmeleri üzerinden inşa edilecek ezilenler bloku, yalnızca şovenizmin maddi temelini parçalamakla kalmayacak; halkların taleplerinin kurucu meşruiyetini de tanımayı sağlayacaktır.
Bu noktada parti–hareket hibriti kesintisiz devrimci hattın stratejik biçimi olarak öne çıkmaktadır. Tek başına merkezi bir parti ya da yalnızca yatay bir ağ hareketi, günümüzün çok katmanlı krizlerini ve suni dengeyi kıracak kuvveti üretmeye yetmez. Parti–hareket hibriti; kitlelerin taban inisiyatifiyle kurucu siyasal iradeyi, demokratik özyönetimle merkezi planlama yeteneğini, yerel meclislerle enternasyonal koordinasyonu bütünleştiren bir siyasal form olarak kurucu devrimci iktidarın toplumsal-siyasal omurgasını temsil edecektir. Buna ilişkin tartışmaları daha önce fazlaca değerlendirdiğimiz için burada yer vermemekteyiz.
Kesintisiz devrimci hat, bu omurga üzerinden bölgesel halk mücadeleleri, kadın devrimi deneyimleri, ekolojik direnişler ve işçi sınıfı mücadeleleriyle bağ kurarak Ortadoğu’daki emperyalist paylaşım ve Sykes–Picot mirasının ürettiği yapay sınırları aşan enternasyonal bir devrimci momentin örgütleyicisi olabilir. Böylece Türkiye’nin içindeki ulusal sorunun çözümü ile bölgesel devrimci dalgaların buluşması yeni bir sosyalist kurucu momentin maddi temeline dönüşür.
Sonuç olarak, kesintisiz hareket ve devrimci karşı çıkış, Kürt özgürlük mücadelesine eleştirel dayanışmayı, ezilenler blokunun birleşik mücadelesini ve parti–hareket hibriti örgütlenmesini tek süreçte birleştirerek, bağımsız sosyalist devrimci programın stratejik zeminini kurmaktadır. Bu ne Kürt ulusal hareketine yedeklenmek ne de ulusal özgürlük taleplerini reddetmek anlamına gelir; devrimci enternasyonalizmin meşruiyet ilkeleriyle örülü, suni dengeyi hedefleyerek yeni bir toplumsal iktidar – halk iktidarı- inşa etme iradesinin ta kendisidir.
Eleştirel tarihsel ittifak, dışarıdan onay bekleyen ya da yalnızca açıklamalarla sınırlı – deklarasyon temalı bir dayanışma değil; bizzat ortak mücadelenin içinden filizlenen, canlı ve kurucu bir süreçtir. Bu ittifakın sahici gücü, atılacak imzalar ya da bildirilerde değil; fabrikalardaki grevlerde, üniversite amfilerinde, işsizler ve güvencesizler meclislerinde, kadın ve LGBTİ+ örgütlenmelerinde, ekolojik direnişlerde ve kentsel barınma mücadelelerinde yan yana durulan somut pratiklerde, ulusal sorunda mücadele eden Kürt halkının dayanışma mücadelelerinde hayat bulacaktır. Devrimci bir hattın bu süreçteki görevi, Kürt halkının demokratik, kadın-özgürlükçü ve ekolojik temelli taleplerini dışarıdan selamlamakla yetinmek değil; bu taleplerin içindeki ilerletici öğeleri sosyalist bir ufka taşıyacak ve tüm ezilenlerin birleşik mücadelesine ekleyecek programatik iradeyi, omuz omuza yaratmaktır. Böyle bir ittifak, yalnızca dayanışma ve destek değil, aynı zamanda sürekli bir karşılıklı dönüştürme sürecidir. Dar ulusalcı, merkeziyetçi veya geri çekici eğilimler, DIŞARIDAN DEĞİL ANCAK İÇERİDEN, ortaklaşmış politik bir zeminden ve kolektif karar mekanizmalarından gelen eleştirilerle aşılabilir; bu da ittifakın ruhunu oluşturan sürekli yeniden kuruluş iradesinin kendisidir.
Bu yaklaşım, bir ulusun kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz savunmayı başlangıç noktası olarak görür; ama bunu yalnızca Kürt hareketinin taleplerinin tekrarı veya onayı biçiminde değil, bu hakka yaslanan bütün ilerletici dinamikleri Türkiye ve bölge devrimci programının kurucu taşına dönüştürerek yapar. Yani ittifak, tek yönlü bir dayanışma değil; her iki tarafın da siyasal ufkunu genişleten, stratejik ufkunu derinleştiren ve devrimci programı sürekli olarak yeniden inşa eden karşılıklı bir süreç olarak ilerleyecektir. Bu yüzden, eleştirel tarihsel ittifak yalnızca bir ittifak değildir: kesintisiz devrimci hattın da bir bileşimidir; çünkü suni dengeyi kırmak ve yeni bir toplumsal iktidar kurmak için gerekli olan maddi ve örgütsel kuvveti ancak bu türden ortaklaşmalar yaratabilecektir.
Bu doğrultuda parti–hareket hibriti kavrayışı kritik bir işlev görür. Ne sadece merkezileşmiş klasik bir parti biçimi ne de yalnızca yatay, gevşek bir ağ hareketi; çok katmanlı krizleri, şovenizmin yeniden üretim mekanizmalarını ve bölgesel devrimci momentleri kavrayıp dönüştürmek için yeterli değildir. Parti–hareket hibriti, kitlelerin yerel ve tabandan yükselen inisiyatifini kurucu siyasal iradeyle, demokratik özyönetimi merkezi planlama ve strateji yeteneğiyle, yerel meclisleri enternasyonal koordinasyon ve dayanışmayla buluşturan bir siyasal form olarak bu eksikliği aşar. Bu form, hem Türkiye’nin içindeki sınıfsal ve ulusal çelişkilerin kesintisiz devrimci dönüşümünü hem de Ortadoğu’nun halk mücadeleleriyle kurulacak bölgesel devrimci eşgüdümü besleyerek, yeni bir sosyalist kurucu momentin maddi temelini örer.
Böylece eleştirel tarihsel ittifak, bir destek ilişkisinin ötesine geçer; ortak iktidar perspektifinin ve halkların kendi kaderini tayin hakkına dayalı enternasyonal bir devrimci pratiğin kurucu bileşeni haline gelir. Devrimci hareket, bu ittifakı dışarıdan gözleyen değil, bizzat kuran, yön veren ve birlikte inşa eden bir özne olarak hareket eder. Bu, yalnızca Kürt özgürlük mücadelesiyle dayanışmak değil; onunla beraber yeni bir toplumsal düzeni kurmanın ve suni dengeyi kökten sarsacak halk iktidarını örmenin sürecine katılmak demektir. Böyle bir konumlanış, ulusal sorunu ne dar bir kimlik politikasına indirger ne de sınıf mücadelesine tabi kılar; aksine, bu iki düzlemi birbirini besleyen ve birlikte devrimci bir kopuşa yönelen bütünsel bir stratejide birleştirir.
Son kertede, eleştirel tarihsel ittifakın gerçekliği; sokakta, grev hattında, kadın özgürlük mücadelesinde, doğayı savunmanın en önünde ve enternasyonal dayanışma ağlarında sınanacaktır. Bu birlik, kesintisiz devrimci hat için yalnızca bir taktik değil; Türkiye’nin demokratik kopuşunun, bölgesel halk devrimlerinin ve enternasyonal sosyalist yeniden kuruluşun asli zemini ve toplumsal garantisidir. Bu zemin üzerinde yükselecek parti–hareket hibriti, suni dengeyi kıracak, ulusal sorunu eşitlikçi ve özgürlükçü temelde çözebilecek ve halkların ortak iktidarını kuracak gerçek bir devrimci iktidar odağı yaratacaktır.
2) SONUÇ OLARAK
Bu metnin tamamı, yalnızca Kürt sorununun tarihsel ve güncel gerçekliğine değil Türkiye’nin ve bölgenin bütün ezilenlerinin önünde duran kurucu stratejik göreve işaret etmektedir. Ulusal sorun, ne dar anlamda bir kimlik meselesine ne de tek başına sınıf çatışmasına indirgenebilir. Kapitalist devlet biçiminin, emperyalist paylaşım mekanizmalarının ve neoliberal birikim stratejilerinin nihayetinde de neo-faşizmin yarattığı çok katmanlı suni dengenin iç içe geçmiş tarihsel ürünü olarak, sınıf mücadelesiyle ulusal özgürlük talebinin bağlandığı merkezi bir düğüm noktasında durmaktadır. Bu nedenle, ulusların kendi kaderini tayin hakkının koşulsuz savunusu ve bu hakka yaslanan ilerletici öğelerin devrimci bir program dâhilinde toplumsallaştırılması hem enternasyonalizmin hem de Türkiye’nin demokratik ve sosyalist kuruluşunun zorunlu ilk adımıdır.
Kesintisiz hareket ve devrimci karşı çıkış hattı, bu tarihsel düğümün çözümünü bağımsız sosyalist devrimci bir stratejide kavramaktadır. Ne ulusal harekete ilişkin bir yedeklenme ne de ulusal talepleri sınıf mücadelesine tabi kılarak görmezden gelen bir indirgemecilik bu stratejinin ufkuna sığacaktır. Aksine, sınıf mücadelesi ile ulusal özgürlük mücadelesini birbirini besleyen ve aynı anda ilerleyen devrimci süreçler olarak birleştirmek çizginin esaslı eğilimidir. Kürt Özgürlük Hareketi’yle kurulacak eleştirel tarihsel ittifak, bu nedenle, dışarıdan bir destek ya da salt bir dayanışma jesti değil; devrimci programın içinden, ortak eylem ve örgütlenme zeminlerinde yeniden üretilen, karşılıklı dönüştürücü bir kurucu süreçtir. Bu ittifak, ulusların kendi kaderini tayin hakkını somutlaştırırken, dar ulusalcı ya da merkeziyetçi eğilimleri aşacak ve Türkiye’deki devrimci-demokratik kopuşu derinleştirecek bir toplumsal güç bileşimini de yaratacaktır.
Bütün bu çabanın yalnızca Türkiye’yle sınırlı olmadığı, Sykes–Picot’tan bugüne Ortadoğu’nun emperyalist paylaşım mirası ve enerji-jeopolitik rekabetleri tarafından çizilmiş yapay sınırların ötesine geçtiği açıktır. Rojava’dan Mahabad’a, Filistin’den Lübnan’a, İran’daki kadın isyanlarından Akdeniz’in emekçi liman kentlerine kadar ulusların kendi kaderini tayin arayışları, kesintisiz devrimci hattın bölgesel ve enternasyonal karakterini de tanımlamaktadır. Bu hat, yalnızca mevcut neo-faşist iktidar bloklarını geriletmenin değil, yeni ve kalıcı bir sosyalist kuruluşu mümkün kılacak bölgesel devrimci momentin de taşıyıcısıdır.
Son kertede, bu metnin omurgasını oluşturan ezilenler bloku kavramsallaştırması bütünsel bir devrimci kopuş perspektifini ifade etmektedir. İşçi sınıfının tarihsel öncülüğünde, ezilen ulusların, kadınların, göçmenlerin, doğa savunucularının, kent yoksullarının ve tüm ötekileştirilmiş kesimlerin eşit ve gönüllü birliği; yalnızca şovenizmin, ırkçılığın ve faşizmin maddi zeminini ortadan kaldırmakla kalmayacak, halkların kendi özgür ve eşit ortak iktidarını da kuracaktır. Bu blok, bir ittifaklar toplamı değil; yeni bir toplumun siyasal ve iktisadi omurgasınıinşa edecek tarihsel devrimci güçtür.
Dolayısıyla kesintisiz hareket ve devrimci karşı çıkış, ulusal soruna dair ilkesel savunu ile sınıf eksenli kopuşu, kadın özgürlükçü ve ekolojik perspektiflerle, parti–hareket hibriti örgütlenme biçimiyle ve enternasyonal dayanışmanın maddi ağlarıyla birleştirerek; Türkiye’nin devrimci- demokratik kopuşunun ve Ortadoğu halklarının enternasyonal sosyalist yeniden kuruluşunun stratejik yolunu açmaktadır. Bu yol, yalnızca mevcut iktidarın yenilgisini değil; halkların kendi iktidarını, özgürlükçü ve eşitlikçi bir toplumsal düzeni kurma iradesinin tarihsel zafere ulaşmasını hedeflemektedir.
Bu nedenle, burada ortaya konan bütün tartışmaların özü tek bir cümlede toplanabilir:
Ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz savunan, sınıf mücadelesini ve ulusal özgürlük mücadelesini aynı kesintisiz devrimci hatta buluşturan, enternasyonal dayanışmayı kurucu bir toplumsal iktidar perspektifiyle örerek yeni bir sosyalist kuruluşun yolunu açan bir devrimci strateji, Türkiye ve bölge halklarının gerçek kurtuluşunun tek maddi ve tarihsel zemini olacaktır.Tek yol, tek seçenek halkın kendi iktidarıdır.
[1] Türkiye’de devlet yapısının ve faşizm tartışmaların tarihsel değerlendirmesini daha önce geniş biçimde yaptığımız için burada tekrara düşmemek adına yapılan tartışmaların akılda tutulması gerektiğini ifade ediyoruz. Nitekim bu tartışmalar, kaçınılmaz olarak ulusal sorunun tarihsel ve siyasal sebepleriyle iç içedir.
